Dans, en politik sanattır. Beden politikası, toplumsal normlara isyan ve kimlik ilanı olarak hareket. Beden, sahneyi bir direniş arenasına dönüştürür.
Dans, çoğu zaman sadece estetik bir ifade ya da eğlence aracı olarak görülse de, özünde en temel ve en politik sanat biçimlerinden biridir. Çünkü dans, toplumsal normların, ahlaki beklentilerin ve iktidar ilişkilerinin doğrudan kaydedildiği, en hassas yüzey olan beden üzerinden konuşur. Tiyatro gibi de değildir. Orada metindekileri ya da içinizden gelenleri sözlerinizle ifade edersiniz. Ama dans bunu sadece hareketlerle yapabildiğiniz bir alandır. Beden politikası (body politics) ve dans arasındaki ilişki, hareketin, sessiz bir isyan, bir direniş biçimi ya da kimliğin kararlı bir ilanı haline nasıl gelebildiğini inceler.
Her toplum, bireylerin bedenlerini nasıl taşıyacaklarına dair katı kurallar koyar: Cinsiyetin ifade biçimi, kamusal alanda hareketin sınırı, tenin açıklığı veya kapalılığı, kıyafetlerin cinslere aitliği... Dans, bu toplumsal çerçeveyi sorgulayan veya yıkan bir arenadır.
Geleneksel dans formları (örneğin bale veya geleneksel halk dansları), genellikle katı bir ikili cinsiyet ayrımını ve heteronormatif rolleri pekiştirir. Balenin incelikli, eterik kadın figürü ve güçlü, destekleyici erkek figürü (her ne kadar erkeklerin kıyafetleri günlük yaşamda kadınlara mâl edilmiş kıyafetler gibi olsa da), toplumsal cinsiyet rollerinin idealize edilmiş yansımasıdır. Ancak modern dans, bu kuralları bilerek altüst etmiştir. Queer dans teorileri ve performansı, bedenin sabit bir kimlik yerine akışkan bir ifade olduğunu vurgular. Drag sanatı ve dansı, atanmış cinsiyetin bedene dayattığı sınırları alaya alarak, bedenin tamamen kişisel ve politik bir kurgu olduğunu gösterir.
Dansın nerede ve ne zaman yapıldığı da politiktir. Balenin soylu salonlarından çıkıp, hip-hop'ın beton zeminlerde, break dansın sokaklarda doğması, bedenin politik bir eylem olarak merkeze karşı bir direniş biçimi geliştirdiğinin göstergesidir. Bu sokak dansları, kurulu düzene ait olmayan bedenlerin, kendilerine ait bir alan yaratarak, toplumsal hiyerarşide alt kademeye itilmiş grupların sesini ritim ve hareketle yükseltme çabasıdır. Yani modern dansta mekan ve iktidar kavramı yeniden tanımlanarak sorgulanır.
Bir yandan dans, sözcüklerin yetersiz kaldığı yerde kültürel ve tarihsel travmaları taşıyan bir hafıza deposu işlevi de görür. Özellikle sömürgecilik dönemlerinde, baskın kültür, köleleştirilmiş veya kolonize edilmiş halkların geleneksel danslarını ve ritüellerini sıklıkla yasaklamıştır. Bu danslar, yalnızca kültürel kimliği değil, aynı zamanda direniş ruhunu da besleyen birer iletişim biçimidir çünkü. Brezilya'nın Capoeira'sı buna verilebilecek en klasik örnektir; dövüş sanatının dans görünümü altında gizlenmesi, baskıya karşı bedenin zekice bir politik stratejisidir.
Diğer tarafta burada daha önceleri de adını geçirdiğimiz Pina Bausch'un veya günümüz çağdaş koreograflarının eserleri, bedeni kusurlu, yorgun ve kırılgan haliyle sahneye taşır. Mükemmel, idealize edilmiş bedenin reddi, modern toplumun dayattığı sürekli başarı ve kusursuzluk beklentisine karşı bir eleştiridir. Terleyen, düşen, sendeleyen beden, insani çaresizliği ve güçsüzlüğün politik dürüstlüğünü sergiler.
Basitçe hareket etmekten öte, bedeni bir karar alma organına dönüştüren dansta, sahnedeki her adım, her kıvrım, her ani duruş; kabul edilenin, reddedilenin ya da arzu edilenin politik bir yorumudur. Beden, ne giydiği, nasıl durduğu veya kiminle dans ettiği ile toplumsal düzeni sessizce müzakere ederken, dansçı daima bu müzakerenin isyankâr sesi olur.

YORUMLAR