Pop Art: Tüketim kültürü bir sanat eseri. Warhol'un seri üretimi ve Lichtenstein'ın noktalarıyla, yüksek ve düşük kültür arasındaki sınır yıkılıyor.
Pop Art, sanat dünyasına, bir sanat galerisine değil de devasa bir süpermarketin koridoruna adım atmanın şokunu yaşatan harekettir. 1950’lerin ortalarında İngiltere’de başlayıp, 60’larda Amerika’da zirveye ulaşan bu akım, Soyut Ekspresyonizm’in yüksek ciddiyetine ve içe dönüklüğüne bir omuz silkiş, hatta alaycı bir cevap niteliğindedir. Pop Art, ne derin duyguları ne de evrensel trajedileri konu edinir; onun kahramanı, tüketim kültürüdür ve bu kültürü hem yücelterek hem de onu eleştirinin soğuk ışığı altında çıplak bırakarak dev bir parodi sunar.
Pop Art’ın en radikal hamlesi, o güne dek sanatın tapınaklarında kutsal kabul edilen ile sıradan olan arasındaki ayrımı yok etmesiydi. Yani yüksek sanat ile düşük kültür arasındaki sınırı yıkıyordu. Sanatçılar, günlük hayatın en alelade, en ucuz ve en çok çoğaltılmış imgelerini alıp, onları tuvale taşıdı: Çizgi roman panelleri, reklam posterleri, çorba konserveleri, pin-up kızları ve ticari markalar.
Sanatçı, sıradan bir nesneyi alıp onu devasa boyutlarda yeniden ürettiğinde (bir Campbell's Soup konservesinin anıtlaşması gibi), bu nesnenin tanıdıklığı birdenbire yabancılaşmaya dönüşür. İzleyici, bir sanat eseri olarak gördüğü nesnenin aslında her gün çöpe attığı bir ürün olduğunu fark eder. Bu, bir estetik şok anıdır. Pop Art, bu nesneleri yücelterek, izleyiciye birbiri ardına iki nefis soru sorar: Sanat eseri, eğer bir nesneyi bu kadar ciddiyetle kopyalarsa, bu nesnenin kendisi sanat eseri olmaz mı? Ve sanat, tüketilebilir bir ürün olmaktan ne kadar uzaktır?
Disiplinin en parlak ve en ironik sesi şüphesiz Andy Warhol. Warhol, sanatı bizzat bir seri üretim sürecine dönüştürerek, tüketim kültürünün mantığını sanata uygulamıştır. Atölyesine Fabrika adını vermiş, işlerini ipek baskı (serigrafi) tekniğiyle, tıpkı bir endüstriyel ürün gibi, tekrar tekrar ve varyasyonlarla üretmiştir. Warhol’un Marilyn Monroe portreleri veya Coca-Cola şişeleri, ünlülerin ve markaların aşırı çoğaltılması ve yaygınlaşmasıyla, nihayetinde anlamlarını nasıl yitirdiklerinin ironik bir gözlemidir. Görüntü o kadar çok tekrarlanır ki, özgünlüğü kaybolur ve bir ikonun gücü, aynı zamanda onun boşluğuna dönüşür. Sanatçı, bu görüntüyü, kişisel bir ifade olmaktan çıkarıp, adeta bir makine gibi soğuk ve duygusuz bir şekilde çoğaltır. Bu, hem tüketim kültürünün monotonluğunu yansıtır hem de sanatçının öznelliğini sorgular.
Diğer yanda da Roy Lichtenstein adında bir sanatçı vardır ve duygunun mekanikleşmesi üzerinde durur. Lichtenstein popüler kültürü, özellikle de çizgi romanları, duygusal bir felaketin anında bile duyguyu mekanik bir mesafeye iterek parodileştirmiştir. Lichtenstein, eserlerinde Ben-Day noktalarını (gazete baskısındaki minik renk noktaları) büyüterek kullanır. Kahramanlarının dramatik ağlama veya kavga sahneleri, ticari çizgi roman estetiğinin soğuk, anonim formatıyla sunulur. Sanatçı, duygusal bir anı bile noktalara ve kalın çizgilere indirgeyerek, kitle iletişim araçlarının en derin insani deneyimleri nasıl basitleştirdiğini ve metalaştırdığını gösteren çarpıcı bir yorum sunar.
Pop Art, eleştirel bir manifesto olmaktan çok, bir ayna görevi görmüştür. İzleyicinin yüzüne, çevresindeki kitsch, tekrarlayan ve parlak dünyayı çarparak, çağın ruhunu yakalamıştır. Bu akım, tüketim toplumunu ne kesinlikle yargılar ne de tamamen onaylar; sadece onu büyük bir sahneye taşır, abartır ve kahkahalarla dolu, göz kamaştırıcı bir parodiye dönüştürür.

YORUMLAR