Kelimeler her zaman doğruyu söyler mi? Edebiyatın en büyük bilmecesi güvenilmez anlatıcıyı ve okurla kurulan o tekinsiz bağı keşfetmeye hazır mısınız?
Bir kitabın ilk sayfasını açtığınızda, yazarla zımni bir anlaşma imzalarsınız. Kelimeler aracılığıyla size kurulan dünyanın gerçekliğine inanmaya, olay örgüsünün mantığına teslim olmaya hazırsınızdır. Ancak bazen hikâyeyi fısıldayan ses, sizi her adımda uçuruma biraz daha yaklaştırır. Modern edebiyatın en sarsıcı keşiflerinden biri olan güvenilmez anlatıcı, okur ile metin arasındaki konforlu güven ilişkisini ardı ardına dinamitler. Hikâyeyi anlatan kişinin her zaman doğruyu söylediği varsayımı, sayfalar ilerledikçe yerini derin bir şüpheye ve zihinsel bir dedektifliğe bırakır.
Edebiyatta Güvenilmez Anlatıcı
Güvenilmez anlatıcıyı sadece yalan söyleyen bir karakter olarak tanımlamak, bu edebi dehanın sınırlarını daraltmak olur. Bu figür, bazen zihinsel bir bulanıklığın içinde kaybolmuş, bazen ahlaki pusulasını yitirmiş, bazen de sadece çocuksu bir saflıkla dünyayı yanlış yorumlayan bir sestir esasen. Okur, anlatıcının sunduğu gerçeklik ile satır aralarından sızan hakikat arasındaki uçurumu fark ettiğinde, pasif bir alıcı olmaktan çıkıp hikâyenin aktif bir parçasına dönüşür. Anlatıcının neyi sakladığını, neden çarpıttığını veya neyi anlamlandıramadığını çözmek, metnin kendisinden daha çekici bir bilmece haline gelir. Edebiyat tarihinde bu tekniğin ustalıkla işlendiği örnekler, okuru ahlaki bir ikileme sürükler. Vladimir Nabokov’un Lolita’sında Humbert Humbert, dilin tüm estetik imkânlarını kullanarak okuru kendi sapkınlığına ikna etmeye çalışır. Öylesine etkileyici, öylesine şiirsel bir anlatım kurar ki, dikkati dağılan bir okur onun suçunu trajik bir aşk hikâyesi zanneder. Burada güvenilmezlik, dille kurulan bir maskedir. Anlatıcı, kendi suçunu meşrulaştırmak için kelimeleri birer silah gibi kullanır. Okur, bu büyüleyici dilin arkasındaki çirkinliği gördüğü an, anlatıcıyla olan bağı kopar ve gerçekliğin soğuk yüzüyle karşılaşır. Ancak her güvenilmezlik bir kötü niyet barındırmaz. Bazen anlatıcının dünyayı algılama biçimi, onun güvenilirliğini elinden alır. William Faulkner’ın Ses ve Öfke romanının ilk bölümünde Benjy’nin zihninden akanlar, zamanın ve mekanın birbirine girdiği bir kaosun yansımasıdır. Benjy yalan söylemez; sadece dünyayı kronolojik bir sırayla ya da toplumsal normlarla algılamaz. Bu noktada güvenilmezlik, anlatıcının bilişsel kapasitesinin bir sonucudur. Okur, parçaları birleştirmek ve Benjy’nin anlatamadığı büyük trajediyi inşa etmek zorundadır. Benzer bir durum Agatha Christie’nin Roger Ackroyd Cinayeti gibi tür örneklerinde karşımıza çıkar. Burada anlatıcı, hikâyenin sonuna kadar en yakın dostunuz, sırdaşınız ve rehberinizdir. Ancak son sayfada perdenin kalkmasıyla birlikte, aslında başından beri gerçeğin en önemli parçasını sizden gizlediğini anlarsınız. Bu, edebiyatın en büyük ihanetlerinden biridir; ama aynı zamanda okuma eyleminin neden bu kadar tehlikeli ve heyecan verici olduğunun da kanıtıdır.
Modern anlatıda güvenilmezlik, sadece bir teknik değil, aynı zamanda insanın öznelliğine dair bir tespittir. Hiç kimse kendi hikâyesini anlatırken tamamen tarafsız olamaz. Hafıza seçicidir, duygular olayları çarpıtır, egomuz bizi her zaman kendi masalımızın kahramanı yapmak için gerçekleri yontar. Bu yüzden edebiyattaki güvenilmez anlatıcı, aslında gerçek hayatın en dürüst yansımasıdır. Hepimiz, kendi hayatlarımızın birer güvenilmez anlatıcısıyızdır.
Bir metinde anlatıcıya duyulan güvenin sarsılması, okuma deneyimini bir sorgulama sürecine dönüştürür. "Bu olay gerçekten böyle mi oldu?" sorusu, "Anlatan neden böyle görmeyi tercih etti?" sorusuna evrilir. Karakterin zaafları, korkuları ve arzuları, olayların akışından daha önemli hale gelir. Sonuçta edebiyat, bize sadece neyin yaşandığını değil, bir şeyin nasıl hissedildiğini veya nasıl hatırlandığını da anlatır.
Sayfalar kapandığında akılda kalan, olayların kuru bir özeti değil, o sesin yarattığı tekinsiz histir. Güvenilmez anlatıcı, bize otoritenin, sesin ve hatta kendi algımızın ne kadar kırılgan olduğunu fısıldar. Belki de anlatıcıya güvenilmez; ama edebiyatın bu belirsizlikten doğan gücüne her zaman güvenilebilir. Hakikat, bazen sadece en büyük yalanların ve en derin yanılsamaların arasında gizlendiğinde bu kadar parlar.
Doğan Kargı

YORUMLAR