Dans, sadece hareket değil; ritmik tekrarlarla zihni rasyonel sınırlarından koparan, bedeni büyüleyici bir trans haline sokan kadim bir ayindir.
Av öncesi ateş etrafında dönen kabilelerden, gökyüzüne yağmur bereketi için yakaran kadim topluluklara kadar dans, hiçbir zaman sadece estetik bir seyirlik ya da ritmik bir eğlence biçimi olmadı. Hareket; ruh ile beden, somut dünya ile soyut bilinçdışı arasında kurulan en eski köprüydü. Modern dünya, dansı koreografilere, sahne ışıklarına ve teknik kusursuzluk arayışlarına indirgeyedursun, hareketin özünde saklı olan çok eski, ilkel ve büyüleyici güç gücünü korumaya devam ediyor. Bu güç, bedenin belirli kalıpları, ritimleri ve hareketleri durmaksızın, bir döngü halinde tekrarlamasıyla ortaya çıkan zihinsel dönüşümde, yani bir tür hipnoz ve trans durumunda saklıdır. Tekrarlı hareketlerin insan bilinci üzerindeki etkisi, nörobiyolojinin ve psikolojinin sınırlarını aşan, doğrudan ruhun katmanlarına sızan estetik bir fenomendir. Beden, monoton bir ritmin rehberliğinde kendi sınırlarını zorladıkça, zihin gündelik hayatın rasyonel kelepçelerinden sıyrılır, zaman algısı bükülür ve insan kendisini hareketin içinde eriterek mutlak bir odaklanma evrenine bırakır.
Dans ederken yapılan hareketlerin sürekli olarak yinelenmesi, insan beyninde adeta mekanik bir meditasyon etkisi yaratır. Gündelik yaşam, sürekli olarak kararlar almayı, geleceği planlamayı, geçmişi tartmayı ve analitik düşünmeyi gerektiren yorucu bir zihinsel mesaidir. Ancak beden, karmaşık olmayan, döngüsel ve ritmik bir hareket serisine sadık kaldığında, beynin bu rasyonel analizleri yapan bölgesi, yani prefrontal korteks yavaş yavaş faaliyetini azaltır. Bu durum, hipnoz seanslarında hipnotizörün bir sarkaç sallayarak ya da monoton bir ses tonuyla danışanın dikkatini tek bir noktaya sabitlemesine muazzam bir paralellik gösterir. Dansçı için sarkaç, kendi bedenidir; monoton ses ise kalbin atışını ve evrenin nabzını taklit eden o ritmik vuruşlardır. Hareket tekrarlandıkça, adımların nereye basacağı, kolların nasıl kalkacağı bir düşünce nesnesi olmaktan çıkar; tamamen omuriliğin ve kas hafızasının refleksif alanına devredilir. Zihin, ne yapacağını düşünmeyi bıraktığı an, sadece oluş halinde kalır. Bu aşamada ritim, bilincin kapısını çalan sinsi bir hipnotizmacı gibidir; her tekrarda kapıyı biraz daha aralar ve mantığın koruyucu duvarlarını indirerek kişiyi transın derin ve huzurlu sularına doğru çeker. Tekrarlı dans hareketlerinin yarattığı bu hipnotik etki, insanlık tarihinin en köklü dinsel ve mistik ritüellerinin de harcı olmuştur. Anadolu topraklarının en zarif felsefi miraslarından biri olan Mevlevi sema ritüeli, bu trans estetiğinin en somut örneğidir. Semazen, tek bir yöne, kendi ekseni etrafında, sol ayağını sabitleyip sağ ayağıyla sürekli dönerek dakikalarca, bazen saatlerce hareket eder. Bu döngüsel hareket, evrenin, gezegenlerin ve atomların dönüşünü bedensel olarak taklit etmektir. Sürekli dönüşün yarattığı merkezkaç kuvveti ve ritmik monotonluk, semazenin fiziki dünyayı, mekânı ve hatta kendi benliğini unutarak ilahi bir aşkınlık mertebesine, saf bir hipnotik bilince ulaşmasını sağlar. Beden dönerken, zihin tamamen durur.
Benzer bir hipnotik arayış, Afrika’nın yerel kabile danslarında, şamanik şifa ritüellerinde de karşımıza çıkar. Saatlerce süren monoton davul vuruşları eşliğinde yapılan sarsılma, sıçrama veya dairesel yürüme hareketleri, kabile üyelerini toplu bir hipnoz hissi içine sokar. Modern dünyaya gelindiğinde ise, bu kadim şamanik ihtiyaç yok olmamış, sadece mekân ve kabuk değiştirmiştir. Bugün devasa elektronik müzik festivallerinde, loş ışıklı tekno kulüplerinde binlerce insanın saatler boyunca, neredeyse aynı ritmik adımlarla, aynı baş ve kol hareketleriyle durmaksızın dans etmesi, modern bir kabile ayininden başka bir şey değildir. Endüstriyel ritmin o mekanik, o sert tekrarları, modern şehir insanının zihnindeki o yoğun stresi, anksiyeteyi ve kimlik baskısını kırarak kolektif bir hipnoz alanı yaratır. Kulüplerdeki o karanlık, sis ve tekrarlayan ritim, bireyi kendi yalnızlığından çıkarıp büyük, dilsiz ve hareket eden bir gövdenin parçası kılar. Tekrarlı hareketlerin bu zihinsel ve hipnotik etkisi, çağdaş dans koreografları için de muazzam bir sanatsal anlatım dilidir. Yirminci yüzyılın en dahi dansçılarından ve koreograflarından biri olan Pina Bausch, eserlerinde tekrarı bir imza olarak kullanır. Bausch’un sahnelerinde dansçılar, bazen çok basit, gündelik bir hareketi, mesela saçını düzeltmeyi, bir elbiseyi giyip çıkarmayı ya da yere düşüp tekrar ayağa kalkmayı, onlarca kez, aynı ritimle ve histerik bir ısrarla tekrarlarlar.
Bu tekrarlı döngü, seyirci üzerinde de hipnotik bir baskı kurar. İlk birkaç tekrarda hareketin sadece fiziksel boyutunu gören izleyici, tekrar sayısı arttıkça hareketin altındaki psikolojik katmanları, travmaları, arzuları ve çaresizliği hissetmeye başlar. Hareket, her tekrarda ilk anlamını kaybeder, aşınır ve ruhsal bir çığlığa dönüşür. Benzer şekilde, minimalist müziğin dehalarından Steve Reich’ın eserleri üzerine koreografiler üreten Anne Teresa De Keersmaeker, geometrik çizgiler üzerinde yapılan tekrarlı, milimetrik yürüyüş ve dönüş serileriyle dansı görsel bir hipnoz ayinine dönüştürür. İzleyici, sahnedeki kusursuz ve amansız mekanik döngüyü takip ederken, kendi zihninin de o geometrik hatlar arasında uyuştuğunu, büyülendiğini ve hipnotize olduğunu fark eder.
Devin Aykalı

YORUMLAR