İlk bakışta "izler geçerim" dediğim ancak buna izin vermeyip aklıma düğüm misali yerleşen bir film oldu Memento.
İlk bakışta "izler geçerim" dediğim ancak buna izin vermeyip aklıma düğüm misali yerleşen bir film oldu Memento. Bittiğinde perde kapanmıyor, asıl akış o zaman başlıyor.
Christopher Nolan izleyicinin bilincini bilinçli olarak bozarak, kronolojik sıralamayı tam tersine çeviriyor. Böylece Leonard'ın yaşadıklarına yalnızca tanıklık etmiyor, birebir onun zihninde yer ediniyoruz.
Leonard'ın sürekliliğe döktüğü sistem -dövmeler, notlar- en başta çaresizliğini yansıtıyor gibi görünse dahi, zaman içerisinde bu gerçekliğin bir illüzyondan ibaret olduğunu anlıyoruz. Çünkü gerçek dediğimiz sabit değildir, onu yorumlayan zihin tarafından yeniden ve yeniden şekillenir. Bırakılan izler mutlak gerçeklik değil, karakterimizin seçtiği versiyonlardan ibarettir.
İntikam teması da zaman içerisinde dağılır, hatta izleyiciye şu soruyu sezdirir: Belki de Leonard gerçeği aramıyor, yalnızca yaşayabilmek için bir sebebe ihtiyaç duyuyor.
Natalie ve Teddy gibi karakterler de tam anlamıyla gri alan içerisinde yer edinir, filmin hiçbir yerinde belirli bir kalıba sokulmazlar. Leonard'ın zihninde ne biçimde yer edindiklerinin ötesine ulaşamayız. Çünkü iyi ve kötü çoğu zaman hafızaya göre yer değiştirir.
Siyah-beyaz ve renkli sahnelerin iç içe geçişi, yalnızca estetik bir tercih değil; zamanın iki ayrı yol gibi akmasını sağlar. Parçalar yerine oturduğunda, aslında neyi izlediğimizi değil, neye inandığımızı fark ederiz.
Memento bu sebeple benim için bir film olmaktan çok, birçok soruya tâbi tutan zihinsel deneyim. Akış bittikten sonra insanı sorgulamaya ittiği en mühim gerçek şu belki de: İnsan, hakikati bulmaktan ziyade, ona inanabileceği bir hikâye yaratmayı seçer. Ve o hikâyeye ne kadar sıkı tutunursa, gerçek o denli uzaklaşır.
Nira

YORUMLAR