Cehennemin lanetli anti-kahramanı Spawn. Yapılan bir anlaşma, intikam ve pişmanlığa dönüşür. Ölümsüzlük, sonsuz sürgünün ve hüznün ta kendisidir.
Cehennemin karanlığında doğan bir anti-kahraman… Spawn, klasik anlamda bir kurtuluş hikâyesi değil; tam tersine, ölümden dönmenin ne kadar korkunç olabileceğinin hikâyesi. Al Simmons, bir zamanlar inandığı değerler uğruna her şeyini kaybeden bir adam. Ölümünden sonra ona ikinci bir şans sunulduğunda, bunun kefaret olduğunu zanneder. Oysa bu, özgürlüğün değil, zincirli köleliğin başlangıcıdır.
Todd McFarlane’in yarattığı Spawn, süper kahraman arketipini tersyüz eden bir karakter. Gücünü iyilikten değil, lanetli bir pazarlıktan alıyor. Simmons, cehennemin generali Malebolgia ile yaptığı anlaşmayla yeniden dünyaya dönüyor — ama artık insan değil! Maskesinin altındaki yüz yanmış, hafızası parçalanmış durumda; Simmons için çok kısa bir süre geçse de gerçek dünyada zaman farklı akıp gitmiş ve karısı başka biriyle evlenmiş... Onu insan yapan her şey, ölümün öte yanında kalmıştır. Geriye kalan tek şey, intikam ve pişmanlığın yarattığı bir boşluktur sadece.
Spawn’ın öyküsü, kahramanlık ile lanet arasındaki o ince çizgide yürür. Hem kurban hem de suçludur. Her gücünün ardında bir utanç izi vardır. Cehennemden aldığı enerjiyi kullandıkça insanlığını biraz daha kaybeder. Her zafer, aslında bir çöküştür. McFarlane’in dehası, bu çelişkiyi görsel olarak da hissettirmesindeen gelir: zincirlerle dolu kostümü, deformasyona uğramış bedeni, hep bu içsel esareti sembolize eder. Spawn, kendi varlığının ağırlığıyla ezilen bir figürdür.
Hikâyedeki en sarsıcı şey, Spawn’ın ölümsüzlüğünün bir hediye değil, bir tuzak olmasıdır aslında. Ölümsüzlük, genellikle güçle ve özgürlükle eş anlamlı düşünülür ama Spawn’da tam tersi: ölümsüzlük, pişmanlığın asla bitmemesi anlamına geliyor. Sonsuz yaşamak, sonsuz hatırlamak demek. Bu nedenle Spawn’ın hikâyesi, dönüş değil sürgün hikâyesidir, hem yaşamdan hem ölümden dışlanmış bir varoluş. Cehennemle yaptığı anlaşma, yalnızca ruhunu değil, kimliğini de almıştır. Spawn artık ne bir insan ne de bir iblistir. Arada kalmış bir figürdür; ne dünyaya ait, ne cehenneme. Onun asıl savaşı iblislerle değil, kendi içindeki insan kalıntılarıyla olur. Bazen bir çocuğun masumiyetine, bazen kaybettiği eşinin hatırasına tutunur; ama her defasında lanetli zincirler onu geri çeker.
Her ölüm bir son değildir fikrine bağlı kalan öyküye ters tarafından baktığımızda da her dönüş, bir kurtuluş ya da kefaret de getirmez sonucu çıkıyor. Bunun en iyi örneklerinden biri olan Spawn: Resurrection (2015), Al Simmons’ın cehennemden dünyaya ikinci kez dönmesini anlatırken, aslında yeniden doğuş fikrini ters yüz eden bir anlatı kuruyor. Bu hikâyede diriliş, umut değil, sessiz bir çığlıktır sadece. Todd McFarlane’in uzun süre sessiz kalan karakterine Eric Larsen ile birlikte yeni bir soluk getirdiği hikâye, geri dönüşün karanlık anlamını sorgular. Çünkü Resurrection’daki Spawn artık ilk dönemlerin öfkeli iblisi değildir; bu kez yorgun, suskun ve neredeyse ruhsuzdur. Onun cehennemden çıkışı, zaferin değil, pişmanlığın yankısı gibidir.
Okuyanlar bilir, ilk Spawn serisinde Al Simmons, intikam ve öfke üzerinden var olur, tek bir hedefi vardır. Ama Resurrection versiyonu bunun ardındaki boşluğu keşfetmek üzerine kurulu. O artık lanetinin estetik bir figürü değil, lanetin içsel ağırlığını taşıyan bir gölgedir. Cehennemin zincirlerinden kurtulmuştur belki, ama kendi vicdanının zincirlerinden asla kurtulamayacaktır. McFarlane, Resurrection'da bir tür anti-mesih hikâyesi anlatır: ölümden dönmüş ama kurtuluş getirmeyen bir figürdür Spawn. Sessizlik bir dil hâline gelir. Spawn artık bağırmaz, savaşmaz, meydan okumaz. Bunun yerine, etrafındaki dünyanın sessiz çürümesini izler. Bir zamanlar öfkesini yönlendiren o güçlü kimlik, asker, eş, intikamcı kimliği paramparça olmuştur. Geriye sadece bir hayalet kalmıştır.
Bu açıdan bakıldığında hikâye aslında ikinci ölüm hikâyesidir. Çünkü Simmons artık ilk kez gerçekten insan olmanın ne anlama geldiğini, yani sınırlı, acı çeken, kaybeden bir varlık olmayı kabul etmeye başlar. Bu kabulleniş, paradoksal biçimde, cehennemden kurtuluşun da tek yolu gibidir. Fakat karakterin trajedisi, bunu bilmesine rağmen hâlâ tam anlamıyla özgür olamayışında yatar. Her kurtuluş anı, yeni bir lanetin kapısını aralar. Estetik açıdan Resurrection, orijinal serinin gotik yoğunluğunu korurken daha sade, daha içe dönük bir atmosfer yaratır. Gölge kullanımı azalmış, yerini solgun ışıklara bırakmıştır. Bu görsel dil değişimi, karakterin içsel dönüşümünü yansıtır: artık karanlık içinde kaybolan bir iblis değil, ışığın ne kadar uzak olduğunu bilen bir adam vardır karşımızda.
McFarlane, alttan ve zeki bir biçimde metafizik soruya bir odaklanır: Eğer bir ruh hem cenneti hem cehennemi görmüşse, nereye aittir? Spawn’ın Resurrection’daki hali, bu aradalığın somut hâlidir. Ne yaşayanların ne de ölülerin dünyasına aittir. Arada kalmışlığın, affedilemeyenlerin, unutulamayanların sembolüdür. Burası tam anlamıyla bir araf da değildir. Arafta çözülmesi gereken sorular, sorunlar bulunurken burada durum başkadır. Ne bir çaba, ne bir beklenti ne de umut vardır artık. Hikâyenin sonlarına doğru hissettiğimiz şey bir katharsis de değildir; tam tersine, bir boşluk hissidir. Spawn’ın dönüşü, bir tür yarım kalmışlıkla biter, çünkü geri dönmek her zaman yeniden başlamak anlamına gelmez. Bazen yeniden doğmak, sadece ölmenin başka bir biçimidir!
Temelde Spawn’ın trajedisi, aslında varoluşun özünü yankılar: Beni ben yapan her şey elimden alındıysa ben kimim? McFarlane bu soruyu korku, suçluluk ve dini alegorilerle yoğurarak sunar. Cehennem yalnızca bir mekân değil; insanın kendi içinde kurduğu hapishanedir. Bu yüzden Spawn, tüm o şiddet, kan ve gotik karanlığın içinde derin bir hüzün taşır. Her bölüm, kurtuluş umudunun yavaşça sönüşünü anlatır. Çünkü bazen ikinci bir şans, bir lanetin başka adıdır.


YORUMLAR