Fotojurnalizm: Gerçeklik izi kayboldu. Dijital çağın hızı ve manipülasyonu, ikonik tanıklığın güven sözleşmesini yıktı; yeni etik arayış başladı.
"Eskiden Fotojurnalizm vardı," demek, sadece bir dönemin sonuna değil, aynı zamanda hızın, saydamlığın ve kolektif belleğin kökten değişen doğasına dair derin bir nostaljiye işaret ediyor. Fotojurnalizm, bir zamanlar, dünyanın en ücra köşelerinden getirilmiş, mürekkeple kokan gazete sayfalarına basılmış, tartışmasız bir gerçeklik parçasıydı. Tarihin yazılı sözden önce gelen, yakıcı ve inkar edilemez görsel tanığıydı.
Eski fotojurnalizm, izlek (indexicality) kavramına, yani görüntünün fiziksel olarak gerçeklikten bir iz taşıdığı inancına dayanıyordu. Karanlık odanın zahmetli sürecinden geçen her fotoğraf, bir güven sözleşmesi taşırdı. Daha önce de bahsettiğimiz Robert Capa'nın savaş kareleri, Margaret Bourke-White'ın endüstriyel ihtişamı veya Henri Cartier-Bresson'un Karar Anı felsefesi... Bu fotoğraflar, olayların kurgulanamayacak kadar ham ve kaçınılmaz olduğu fikrini pekiştiriyordu. Gazeteye basılan her kare, okuyucuya, Ben oradaydım ve bu oldu diyen sessiz bir tanıktı. Fotoğrafçı, bu önemli anda, sadece deklanşöre basan bir teknisyen değil, gözlemci, tarihçi ve ahlaki yargıcın kendisiydi.
Eskiden bir de dergiler vardı, alınıp okunan. Life gibi dergilerin ikonikleşmiş fotoğrafları, bir neslin dünya algısını biçimlendiriyordu hatta. Tek bir fotoğraf, bir savaşı, bir yoksulluğu veya bir zaferi özetleyebiliyordu. Bu kareler, sosyal belleğin ortak bankasıydı; kültürel DNA'mıza işlenmiş görsel anıtlardı.
Günümüzde ise fotojurnalizm kavramı, dijital çağın getirdiği iki büyük güçle yüzleşmek zorunda: Manipülasyonun kolaylığı ve görüntülerin sonsuz yayılımı. Photoshop ve yapay zeka teknolojileri, fotoğrafın gerçeklik iddiasına ölümcül bir darbe vurdu. Artık bir görüntünün gerçekliğini sorgulamak, izleyicinin temel refleksi haline geldi. İzleyicinin gözündeki güven sarsılınca, fotojurnalizmin temelindeki ahlaki otorite de sarsılmış oldu. Bu arada da sosyal medya ve cep telefonları, herkesi potansiyel bir fotoğrafçı ve muhabir haline getirdi. Görüntünün değeri, nadirliğinden değil, hızından ve viral potansiyelinden ölçülür oldu. Bu sonsuz görüntü akışı, önemli olanı anlamsızdan ayırmayı zorlaştırdı. Olan şeyin hamlığı ve yoğunluğu, bir sonraki kaydırma ile unutulacak, hızla tüketilecek bir enformasyon çöplüğüne dönüştü.
Eski fotojurnalizm, o görkemli, objektif ve bazen mesafeli duruşunu kaybetmiş olabilir. Ancak bu kayıp, bir son değil, yeni bir tanım arayışıdır muhtemelen. Büyük, epik olayların yerine, günümüz fotojurnalizmi, daha kişisel, samimi ve uzun süreli projelere yöneliyor aslında. Artık amaç, dünyanın bir anını yakalamak değil, belirli bir topluluğun veya bireyin tüm hikâyesini derinlemesine anlatmak. Fotoğrafçı, büyük olayların izleyicisi olmaktan çıkıp, o hikâyenin içinde yaşayan bir anlatıcıya dönüşüyor. Dijital çağ, fotoğrafçıdan şeffaflık talep ediyor. Fotojurnalist, karesinin ne olduğunu göstermekten çok, o karenin nasıl ve neden çekildiğini açıklamak zorunda. Bu yeni çağda güven, fotoğrafın nesnel saflığından değil, fotoğrafçının etik duruşunun ve dürüstlüğünün kanıtlanmasından geçiyor. Eskiden Fotojurnalizm vardı; o, bize sadece ne olduğunu gösteren değil, neye inanmamız gerektiğini de sessizce söyleyen görkemli bir sanattı. Bugünün fotoğrafçılığı ise etik ve ahlaki açıdan inanılmaz zor şartlar altında, daha alçakgönüllü, mecburiyetten dolayı fazlasıyla sorgulayıcı ve sonsuz bir eleştiriye açık sanat olarak varlığını sürdürmeye çalışıyor.

YORUMLAR