Gittiğinde geride derin bir sessizlik bırakan, mevcudiyeti yokluğuyla anlam kazanan edebi kahramanlar. Kaybolan karakterlerin gizemini keşfedin.
Edebiyatın uçsuz bucaksız evreninde karakterler genellikle bir amaca hizmet etmek, bir dönüşümü tamamlamak veya bir trajedinin yükünü sırtlanmak üzere var edilirler. Ancak bazı kahramanlar var ki, onların anlatıdaki en büyük eylemi, bizzat anlatının ortasında sırra kadem basmalarıdır. Bu bir unutulmuşluk hali değil, aksine, varlıklarının yarattığı boşluğun, mevcudiyetlerinden çok daha ağır bir anlama bürünmesidir. Klasik edebiyatta kayboluş, sadece fiziksel bir yer değiştirme değil, çoğu zaman ontolojik bir kırılma, toplumsal bir reddediş ya da zihinsel bir parçalanmanın nihai sonucudur. Kahraman gittiğinde, geride kalan sadece bir boşluk değil, boşluğu doldurmaya çalışan diğer karakterlerin vicdan azabı, merakı ve bazen de derin sessizliğidir.
Kayboluşun edebi bir zirveye ulaştığı noktada akla gelen ilk isimlerden biri, Herman Melville’in unutulmaz karakteri Bartleby’dir. Kâtip Bartleby, Wall Street’in mekanik çarkları arasında sessiz bir başkaldırı olarak filizlenir. Onun "Yapmamayı tercih ederim" cümlesiyle başlayan pasif direnişi, nihayetinde onu fiziksel bir yok oluşa sürükler. Bartleby bir gün çekip gitmez; sistemin içinde görünmezleşerek, varlığını inkâr ederek kaybolur. Kayboluşu, fiziki bir kayboluş değildir ama modern dünyanın hiyerarşisine ve anlam arayışına vurulmuş en sert darbelerden biri sayılabilir. Katibin parmaklıklar ardında, duvara karşı son nefesini verişi, aslında hikâyenin başından beri süregelen büyük kayboluşun tescilidir. Bartleby, kendisine sunulan tüm kimlikleri reddederek boşluğun içinde erimeyi seçmiştir.
Rus edebiyatının melankolik mahzenlerine girildiğinde, Nikolay Gogol’un Palto’sundaki Akakiy Akakiyeviç’in kayboluşuyla karşılaşılır. Akakiyeviç, hayatının anlamını yüklediği yeni paltosu çalındığında, sadece bir eşyasını değil, toplumsal düzlemdeki tek tutamağını da kaybeder. Onun ölümü, Petersburg’un soğuk sokaklarında bir siluete dönüşmeden önceki son somut eylemidir. Akakiyeviç öldükten sonra bir hayalet olarak geri döndüğünde, aslında hayattayken sahip olamadığı bir varlık alanı kazanır. Bu ironik kayboluş, bireyin devlet aygıtı ve sınıf ayrımı karşısındaki hiçliğini simgeler. Kahraman, hayattayken bir gölge kadar silikken, kayboluşuyla (veya ölümüyle) kentin huzurunu kaçıran bir hakikat haline gelir.
Edebiyatın karanlık coğrafyasında, kayboluş bazen de bir kaçışın, yeni bir kimlik inşasının ön koşuludur. Luigi Pirandello’nun Merhum Mattia Pascal romanının karakteri, tesadüf eseri öldüğü sanılınca bu durumu bir kurtuluş olarak görür ve Adriano Meis adıyla yeni bir hayata başlar. Ancak Pascal’ın yaşadığı, bir özgürleşme değil, iki kimlik arasında asılı kalma halidir. Kendi cenazesini izleyen bir adamın yaşadığı yabancılaşma, edebiyatta kimlik kaybının en trajikomik tasvirlerinden biridir. Mattia Pascal aslında ölmemiştir ama artık var da değildir. Kendi hayatından kaybolan bu adam, sonunda ne eski Mattia ne de yeni Adriano olabilmiştir. Pirandello, karakterini bir kütüphanenin tozlu rafları arasında, kendi mezar taşına çiçek bırakan bir yaşayan ölü olarak bırakırken, aslında modern insanın aidiyet krizini ilan eder.
Başka bir taraftan bakıldığında da kayboluş, anlatının merkezindeki en büyük gizemdir ve tüm anlatı bu boşluğun etrafında döner. Robert Louis Stevenson’ın Dr. Jekyll ve Mr. Hyde'ında, Dr. Jekyll’ın yavaş yavaş ortadan kayboluşu, fiziksel bir buharlaşmadan ziyade ahlaki bir yutulmadır. İyi ve nazik doktorun, kendi yarattığı canavarın, yani Hyde'ın içinde sönümlenmesi, insanın karanlık yanına yenilişinin metaforudur. Jekyll, laboratuvarının kapıları ardında kaybolurken, geride sadece kontrol edilemeyen bir kötülük bırakır. Bu kayboluşta asıl trajedi, bir insanın kendi iradesiyle kendi varlığını yok etmesidir. Okur, Jekyll’ın nerede olduğunu değil, onun içindeki insanın nereye gittiğini sorgular.
Daha modern bir klasik çizgide, Samuel Beckett’ın Godot’yu Beklerken yapıtındaki Godot figürü, edebiyatın en meşhur kayıp kahramanıdır. Godot sahneye hiç çıkmaz, belki de hiç var olmamıştır. Ancak onun yokluğu, Vladimir ve Estragon’un hayatındaki tek anlam kaynağıdır. Godot, kayboluşun bir karakter haline geldiği en uç noktadır. Gelmeyen, görünmeyen ama sürekli beklenen bu figür, insanlığın umuda, tanrıya veya bir kurtarıcıya dair bitmek bilmeyen bekleyişinin somutlaşmış boşluğudur. Godot kayıptır, bu yüzden değerlidir. Eğer bir an bile görünseydi, anlatının büyüsü bozulur ve baştan sona oluşturduğu büyük metafiziksel anlam sıradanlaşırdı.
Klasik eserlerdeki bu kayboluş teması, genellikle bir huzursuzluk imgesi bırakır insanda. Karakterin gidişi, bir son değil, bir sorudur yani. Nathaniel Hawthorne’un Wakefield öyküsünde anlattığı, bir gün evinden çıkıp yan sokaktaki bir pansiyona yerleşen ve yirmi yıl boyunca ailesini izleyen adamın hikâyesi, sebepsiz kayboluşun en ürpertici örneklerinden biridir. Wakefield neden gitmiştir? Bir amacı, bir planı yoktur. Sadece kendi hayatının dışına çıkmış ve bir seyirciye dönüşmüştür. Onun bu sessiz ve anlamsız kayboluşu, bireyin her an kendi yaşamından istifa edebileceği gerçeğiyle okuru baş başa bırakır.
Edebiyatın kayıplar galerisi, bize var olmanın ne kadar kırılgan olduğunu hatırlatır sürekli olarak. Bir kahramanın sayfaların arasından sessizce çekilmesi veya kendi yarattığı bir karmaşanın içinde yitip gitmesi, hayatın rasyonel neden-sonuç zincirine vurulan bir baltadır. Biz, karakterlerin peşinden gitmeye çalışırken aslında kendi içimizdeki boşluklara çarparız. Kaybolan karakter, aslında anlatıdan çıkıp bizim zihnimize yerleşen, orada kendi yankısını sürdüren bir hayalettir. Bazen bir karakterin hikâyedeki en güçlü anı, kapıdan çıkıp bir daha asla geri dönmediği andır. Çünkü fiziksel mevcudiyet sınırlıdır ama bir boşluğun yarattığı spekülasyon, edebiyatın sonsuzluğunda her daim kendine bir yer bulur. Kaybolmak bir son değil, anlatının form değiştirmesidir. Karakter gider, kelimeler kalır; ve kelimeler, gidenin yarattığı soğukluğu ısıtmaya asla yetmez. Edebiyatın en etkileyici kahramanları, belki de veda bile etmeden, bizi yarım kalmışlık hissiyle baş başa bırakıp gidenlerdir. Onların izini sürmek, edebiyatın karanlık ve derin ormanında kendi yolunu kaybetmeyi göze almaktır.

YORUMLAR