Mantığın bittiği yerde rüyalar başlar. Edebiyatın bilinçaltı labirentlerinde, sürrealist metinlerin ve rüya dilinin gizemli dünyasını keşfedin.
Rasyonel düşüncenin ve uyanık bilincin sınırlarını medeniyetin kurucu unsurları olarak kabul ettiğimizden beri, gecenin karanlığında beliren evreni hep bir miktar mesafeyle, merakla karışık bir ürpertiyle izledik. Gündüzün mantık kuralları, neden-sonuç ilişkileri ve toplumsal normları, güneş battıktan sonra yerini zihnin derinliklerinde biriken, bastırılan ve şekil değiştiren imgeler ordusuna bıraktı. Rüyalar; zamanın büküldüğü, mekânların iç içe geçtiği, ölülerle dirilerin aynı masada oturduğu muazzam birer zihinsel sinema salonuna dönüştü. Edebiyat dünyası ise bu kontrolsüz, vahşi ve saf yaratıcılık havuzunu keşfettiği andan itibaren, kelimelerin yönünü uyanık hayatın sığ gerçekliğinden, bilincin altındaki karanlık labirentlere doğru çevirdi. Rüya günlükleri tutmak ve bilinçaltı yazım tekniklerini edebi birer enstrümana dönüştürmek, yazarı sadece bir hikâye anlatıcısı olmaktan çıkarır; insan ruhunun en derin sismik sarsıntılarını kaydeden bir kâşife dönüştürür.
Edebiyatta bilinçaltı yazımı, sadece sürrealist bir fantezi ya da biçimsel bir oyun değildir. Bu teknik; dilin mantıksal yapısını darmadağın ederek, insanın kendisinden bile gizlediği arzuları, travmaları ve saf yaratıcı enerjiyi yüzeye çıkarmanın en radikal, en dürüst felsefi metodudur. Sayfalar üzerine dökülen rüya parçaları, mantığın süzgecinden geçmemiş ham edebi elmaslardır.
Yirminci yüzyılın başlarında, Avrupa’da yaşanan büyük savaşların ve yıkımların ardından rasyonalizme olan inancını yitiren bir grup sanatçı, aklın diktatörlüğüne karşı büyük bir entelektüel savaş başlattı. André Breton’un liderliğini yaptığı Sürrealist hareket, insanın gerçek özgürlüğünün ancak ve ancak bilinçaltının serbest bırakılmasıyla mümkün olabileceğini savunuyordu. Bu arayışın edebiyattaki en somut karşılığı, otomatik yazı (écriture automatique) tekniği oldu. Otomatik yazı; yazarın masaya oturup, ne yazacağını düşünmeden, kelimelerin arkasındaki mantıksal bağı aramadan, sadece kalemin kâğıt üzerindeki hareketine izin vermesi üzerine kuruludur. Amaç, bilincin sansürcü, ahlakçı ve düzenleyici mekanizmasını devre dışı bırakmaktır. Bu süreçte dil, gramer kurallarından ve anlam kaygılarından sıyrılır. Ortaya çıkan metinler; ilk bakışta kaotik, kopuk ve absürt görünse de, aslında insan zihninin ham, işlenmemiş rüya dilini konuşur. Kelimeler, yan yana gelmesi imkânsız gibi duran imgelerle birleşir: "Eriyen saatler", "ıstakoz telefonlar" ya da "gökyüzünde yürüyen ağaçlar"... Sürrealist edebiyat, rüyanın benzersiz mantığını uyanık hayata taşıyarak, dilin sınırlarını daha önce hiç olmadığı kadar genişletmiştir. Yazar, bir yaratıcı değil, bilinçaltından akan nehrin sadece dilsiz bir kanalı, bir kayıt cihazıdır.
Edebiyat tarihinde pek çok yazarın, yaratıcılık tıkanıklıklarını aşmak ve insan psikolojisinin kuytu köşelerine sızabilmek için rüya günlüklerini birer kutsal metin gibi tuttuğunu görüyoruz. Franz Kafka, Virginia Woolf, Salvador Dalí ve Jorge Luis Borges gibi isimler, uyandıktan hemen sonra, rüyanın uçucu kokusu henüz zihinden silinmeden başuçlarındaki defterlere sarılıyorlardı. Özellikle Franz Kafka’nın günlükleri incelendiğinde, rüyaların onun edebi evrenini nasıl beslediği, dönüştürdüğü net bir şekilde görülür. Kafka’nın rüyaları, onun o bildiğimiz klostrofobik, bürokratik kâbuslarının ve varoluşsal çaresizliğinin ham maddesidir. Bir sabah uyandığında kendisini devasa bir böceğe dönüşmüş olarak bulan Gregor Samsa’nın hikâyesi (Dönüşüm), aslında tam anlamıyla bir rüya mantığının, uyanık hayatın diline tercüme edilmesidir. Rüya günlükleri, yazara toplumsal maskelerden arınmış, çıplak bir benlik sunar. Uyku anında insan ne kendisini gizleyebilir ne de rüyasındaki kâbusları sansürleyebilir. Bu defterler, yaratım sürecinde sığınılabilecek en dürüst, en tekinsiz hafıza depolarıdır. Yazı, gecenin karanlığında filizlenen o tekinsiz tohumları alır ve onları kurmaca dünyanın ölümsüz gövdelerine dönüştürür.
Bilinçaltının ve rüya dilinin edebiyattaki radikal zirvelerinden biri de şüphesiz James Joyce’un Ulysses ve özellikle de Finnegans Wake adlı yapıtlarıdır. Joyce, Ulysses romanında karakterlerin zihninden geçen düşünceleri, çağrışımları, anıları hiçbir noktalama işareti kullanmadan, mantıksal bir sıra gözetmeden, tıpkı insan zihninin kesintisiz akışı gibi sayfaya aktarır. Bilinç akışı (stream of consciousness) denilen bu teknik, okuru doğrudan bir başkasının beyin kıvrımları arasında gezdiren hipnotik bir deneyimdir. Ancak Joyce, Finnegans Wake'te bu arayışı bir adım daha ileri götürerek, tamamen bir rüyanın dilini, uykudaki bir insanın kolektif bilinçaltını yazmaya yeltenir. Kitap, bilinen hiçbir dile ait olmayan, kelimelerin birbirinin içine geçtiği, tarihin, mitolojinin ve rüyaların harmanlandığı devasa bir dilsel labirenttir. Burada kelimeler, uykudaki zihnin yaptığı gibi ses çağrışımlarına göre bükülür, parçalanır ve yeniden birleşir. Joyce, insanın sadece uyanıkken konuşan bir varlık olmadığını, asıl büyük ve evrensel hikâyenin uyku esnasında yazıldığını bu metinle kanıtlamıştır. Okumak, rasyonel bir analiz olmaktan çıkar; bir rüyanın dalgaları arasında kaybolmayı, dilin hipnotik müziğine teslim olmayı gerektirir.

YORUMLAR