Dans stüdyosundaki aynalar sadece bir araç değil; bedenin, benliğin ve camın ardındaki ışıktan ikizin felsefi hesaplaşma sahnesidir.
Dans stüdyolarının yüksek tavanlı, ahşap kokulu sessizliğinde duvarı kaplayan devasa aynalar, sadece tekniği kontrol etmeye yarayan soğuk cam yüzeyler değil. Bir dansçı o camın karşısına geçip ilk hareketini başlattığında, mekânda aniden iki farklı beden, iki farklı zaman ve iki farklı gerçeklik belirir. Bir tarafta kasın gerilimini, kemiğin ağırlığını ve terin sıcaklığını bizzat yaşayan etten kemikten beden; diğer tarafta ise pürüzsüz camın arkasında, hiçbir ağırlığı olmayan, yerçekiminden muaf ama hareketi milimetrik bir sadakatle taklit eden o ışıktan ikiz. İki bedenin aynı anda, aynı ivmeyle başlattığı bu koreografi, sıradan bir egzersiz olmaktan çıkıp insanın kendi varlığıyla, öznesiyle ve ötekisiyle giriştiği en derin felsefi hesaplaşmalardan birine dönüşür. Gözün alışkanlıkla bir yansıma olarak etiketlediği bu durum, dikkatle incelendiğinde büyüleyici bir ikilik doğurur. Aynadaki figür, bir gölge kadar pasif değildir; çünkü ışığın kırılmasıyla şekillenen o imgeler, dansçının zihninde ikinci bir beden algısı yaratır. Dansçı sadece kendi bedenini hissetmez, aynı zamanda karşısındaki ikizinin hareketini izleyerek kendi varlığını dışarıdan bir göz gibi deneyimler. Bu çift taraflı bakış, benlik algısının sınırlarını belirsizleştirirken, hareketin yönünü de tamamen değiştirir.
Aynanın karşısındaki dansçı için hareket hiçbir zaman tek yönlü bir eylem değildir. Bir kol yukarıya doğru uzandığında, camın içindeki ebedi eşlikçi de aynı saniyede, aynı açıyla yükselir. Bu simetri, ilk bakışta kusursuz bir uyum gibi görünse de aslında derin bir asimetri barındırır. Etki ile tepki arasındaki mikroskobik zaman dilimi yok olmuştur; hareket ile yansıması aynı anda doğar. Bu durum, felsefi olarak kimin kimi yönettiği sorusunu gündeme getirir. Bu soruya destek olarak da bazı temel fikirler ortaya çıkar. İlki hareketin kaynağıdır. Gerçekten hareketi başlatan dışarıdaki etten beden midir, yoksa camın içindeki kusursuz form mu dışarıdakini kendine çekmektedir? Ardından tamamlayıcı bakış gelir. Dansçı, hareketini içeriden duyan bir özne olmanın ötesine geçip, aynadaki ikizini izleyen bir seyirciye dönüşür. Bakış, bedeni nesneleştirirken, camdaki imge öznelliği ele geçirir. Son olarak da mekânsal boyut sorunsalı ile karşılaşırız. Dışarıdaki beden üç boyutlu bir uzayda ağırlıkla savaşırken, içerideki ikiz iki boyutlu bir düzlemde, sürtünmesiz bir evrenin özgürlüğünü yaşar. Bu iki dünya arasındaki görünmez çizgi, dansın ritmi hızlandıkça erimeye başlar. Dansçı, hareket ederken kendi yüzünü, kendi gözlerini izler. Bu göz teması, insanın kendi iç dünyasıyla kurabileceği en mahrem, en çıplak diyaloglardan biridir. Dışarıdaki beden yorulur, nefesi kesilir, kasları titrer; fakat camın arkasındaki ikiz, tüm bu insani yıpranmışlıklara rağmen lekesiz bir estetik form sunmaya devam eder.
"Ayna, sadece yüzeyi yansıtan pasif bir cam değildir; bedenin kendi varlığını dışarıdan bir öteki olarak tecrübe ettiği, benliğin ikiye bölündüğü canlı bir sahnedir."
İnsan, günlük yaşamın koşturmacası içinde kendi bedenini bütünsel olarak göremez. Kendi yüzünü, sırtının kavisini ya da hareket ederken omurgasının aldığı şekli ancak bir aracının yardımıyla fark edebilir. Dans stüdyosundaki ayna, bu farkındalığı radikal bir boyuta taşır. Dansçı, kollarını açıp kendi etrafında dönmeye başladığında, camın içindeki ikiz beden de aynı hırsla dönmeye başlar. Ancak bir an gelir ki, hızlı dönüşlerin ve yoğun odaklanmanın ortasında zihin kısa bir kırılma yaşar. Camın arkasında dans eden figür, dansçının kendi bedeni olmaktan çıkıp, ona eşlik eden tamamen yabancı bir bedenmiş hissi yaratır. Bu anlık yabancılaşma, koreografinin en büyüleyici, en felsefi anıdır. Dansçı artık yalnız değildir; karşısında kendisi kadar güçlü, kendisi kadar hırslı ve kendisinin tüm hamlelerini ezbere bilen kusursuz bir rakip, asil bir partner vardır. İki bedenin bu sessiz düeti, bir uyum mücadelesinden ziyade, varoluşun iki farklı katmanının birbiriyle yarışına dönüşür. Canlı olan beden ne kadar zorlanırsa, camdaki imge o kadar mükemmel bir forma ulaşır. Yansıma, bedenin idealize edilmiş, arınmış ve zamansız bir versiyonudur. Dansçı, ideal versiyona ulaşmak için kendi etiyle, kendi sınırlarıyla savaşırken, aynadaki ikiz ona hem bir hedef hem de ulaşılması imkansız bir serap sunar.
Aynadaki ikiz bedenin en büyük ayrıcalığı, yerçekiminin amansız baskısından muaf olmasıdır. Dışarıdaki dansçı bir sıçrama gerçekleştirdiğinde, dünyaya bağlı kalmanın tüm ağırlığını, yere inişteki sert darbeyi dizlerinde hisseder. Fakat camın içindeki ikiz, tamamen pürüzsüz bir alanın içinde, hiçbir ağırlık hissetmeden yükselir ve süzülür. Bu durum, ikiz bedenlerin koreografisine derin bir trajik boyut katar. Dışarıdaki beden ne kadar çabalarsa çabalasın, iki boyutlu alemin pürüzsüzlüğüne ve zamansızlığına asla erişemez. Camın soğuk yüzeyi, bu iki dünyayı birbirinden ayıran ebedi bir sınır çizgisidir. İki beden birbirine parmak uçlarıyla yaklaşabilir, bakışlarıyla kenetlenebilir ama asla birbirine dokunamaz. Aradaki birkaç milimetrelik cam kalınlığı, insanın kendi ideal formuyla arasına giren aşılmaz mesafenin simgesidir. Yine de bu imkansızlık, düeti durduramaz; aksine ona tutkulu bir ivme kazandırır. Dansçı, dokunamayacağını bildiği ikizine doğru hamle yapmaya, onunla aynı ritimde nefes alıp vermeye devam eder. Müziğin yükseldiği anlarda, iki bedenin hareketleri o kadar eşzamanlı bir akışa ulaşır ki, kimin kimi takip ettiği tamamen belirsizleşir. Canlı beden mi camdaki imgeyi yönetmektedir, yoksa camdaki imge mi canlı bedeni bir kukla gibi hareket ettirmektedir?

YORUMLAR