Camille Pissarro'nun fırçasından dökülen bu sessiz arınma anı, ruhun yorgunluğunu derenin sularında dindiren insanın en naif hikayesini anlatıyor.
Camille Pissarro, empresyonizmin en önemli isimlerinden ve modern resmin sessiz devrimcilerinden biridir. 1830 yılında doğan Pissarro, doğanın gündelik anlarını, köylülerin ve sıradan insanların yaşamını büyük bir şefkatle resmetmiştir. Onun tablolarında gösteriş, ihtişam ya da dramatik kahramanlıklar yoktur; aksine, hayatın en sıradan görünen anlarında saklı olan insanlığın derinliği vardır. Işığın değişimi, mevsimlerin nefesi ve insanın doğayla kurduğu kırılgan ilişki, eserlerinin temelini oluşturur.
Le Bain de Pieds (Derede Ayaklarını Yıkayan Kadın. Bizdeki bu uzun isim aslında İngilizce adının yani Woman Washing Her Feet in a Brook'un çevirisi) adlı eserinde de Pissarro, olağan görünen bir anı sonsuz bir sessizliğe dönüştürür. Bir kadın, suyun kenarında eğilmiş, ayaklarını yıkamaktadır. Ancak bu sahne, yalnızca bir temizlik anı değildir; insan ruhunun kendine dönüşünü, yorgunluklarını sudan geçirip yeniden doğma arzusunu anlatan sessiz bir şiir gibidir.
Bu tabloya uzun uzun baktığımda, önce suyun sesini duyuyorum. Kimsenin konuşmadığı, kuşların bile fazla yaklaşmaya çekindiği bir öğle sonrası gibi. Kadın eğilmiş. Başını dünyadan biraz uzaklaştırmış. Sanki herkesin görebildiği bir yerde değil de, kendi içinin en gizli köşesinde oturuyor. Ayaklarını yıkıyor. Ne tuhaf bir eylem. İnsan bazen yalnızca ayaklarını yıkamaz. Bazen geçtiği yolları yıkar. Bazen canını acıtan anıları. Bazen yanlış kapıları çaldığı günleri. Bazen de artık taşıyamadığı yorgunlukları. Resimdeki kadın, uzun zamandır yük taşıyan bir ruhu hatırlatıyor. Belki bir anne. Belki sevdiğini kaybetmiş bir kadın. Belki de sadece çok yorulmuş biri. Çünkü insanın en çok yorulan yeri kalbi değildir. Ayaklarıdır. Bizi acılarımıza taşıyan onlardır. Ayrılıklara götüren. Yanlış insanlara koşturan. Bekleyişlerde saatlerce ayakta bırakan. Bazen de geri dönmek istediğimiz yollardan geçirip yeniden eve getiren. Belki de bu yüzden kadın ayaklarını yıkıyor. Çünkü insan bazen ruhunu temizleyemez ama ayaklarını suya sokarak biraz olsun hafifler. Su, burada yalnızca su değil! Su bir sırdaş. Kimsenin dinlemediği hikâyeleri dinleyen yaşlı bir dost. Kadın ona hiçbir şey söylemiyor ama su her şeyi biliyor. Çünkü su, gözyaşlarının akrabası. İkisi de sessizce akar. İkisi de içimizde taşıyamadığımız şeyleri bizden alıp götürür.
Tablodaki yeşiller de çok şey anlatıyor. Onlar yalnızca ağaç değil. Doğa burada kadını yargılamıyor.
İnsanlar gibi ona "Neden üzgünsün?" diye sormuyor. "Neden hâlâ bekliyorsun?" demiyor.
"Neden güçlü değilsin?" diye hesap sormuyor. Sadece yanında duruyor. Bazen insanın ihtiyacı olan tek şey de bu değil mi? Çözüm değil. Öğüt değil. Sadece yanında sessizce duran bir varlık. Bu yüzden tablo yalnızlığı değil, kabul edilmeyi anlatıyor. Kadın suyun başında tek başına ama yalnız değil. Çünkü doğa onu olduğu gibi kabul etmiş. Belki de bu yüzden huzurlu görünüyor. İnsan bazen en çok, kendisini hiçbir şeye dönüşmeye zorlamayan yerlerde dinlenir.
Kadının eğilişi de çok şey söylüyor. Bu bir yenilgi eğilişi değil. Teslimiyet de değil. Daha çok, insanın kendine doğru eğilişi. Kendi yaralarına bakışı. İçindeki kırık cam parçalarını usulca toplaması. Hepimizin hayatında böyle anlar vardır. Kimse görmez. Kimse bilmez. Bir odada, balkonda, duşun altında ya da bir derenin kenarında. İçimize eğiliriz. Kendimizi yeniden toplamaya çalışırız. İşte bu tablo tam da o anı resmediyor. Bir insanın kendisini sessizce onarmaya çalıştığı anı. Ne kadar kırılgan bir şeydir insanın kendini onarması. Bir kuşun kırık kanadını gagasıyla düzeltmeye çalışması kadar naif. Bir çocuğun düşen oyuncağını kendi başına tamir etmeye çalışması kadar çaresiz. Kadın umursamazca fısıldıyor: "Her insanın, dünyadan sakladığı küçük bir deresi vardır." Oraya gider. Yorgunluklarını çıkarır. Ayaklarını suya sokar. Geçmişini biraz yıkar. Biraz ağlar. Biraz susar. Sonra yeniden yürümeye hazırlanır. Çünkü hayat, durmadan yürümeyi isteyen uzun bir yol. Bazen devam edebilmek için yalnızca birkaç damla suya ihtiyaç duyarız.
Resmin en derin duygusu, insana fena halde dokunuyor. Bu kadın aslında hepimiziz. Hepimiz bir gün bir derenin kenarına oturduk. Belki gerçekten, belki yalnızca ruhumuzda. Ve dedik ki: "Biraz dinleneyim… Biraz kendimi affedeyim… Biraz da geçtiğim yolların tozunu üzerimden yıkayayım…" İşte bu yüzden bu tablo bir kadının ayaklarını yıkamasını değil, insanın yeniden kendine dönmesini anlatıyor. Bir arınmayı. Bir iç çekişi. Bir sessiz iyileşmeyi. Ve bana kalırsa, resmin içinde görünmeyen ama her yerinde tek bir cümle dolaşıyor; "İnsan bazen yeniden başlayabilmek için önce durup ayaklarını yıkamalıdır; çünkü ruh, en çok yürüdüğü yollardan yorulur.”

YORUMLAR