Imogen Cunningham, f/64 Grubu ile piktoryalizmin yapay tülünü yırtıp Pure Photography akımının rotasını nasıl değiştirdiğini mercek altına alıyor.
Cunningham’ın vizyonu, sadece bir deklanşör hızı ya da karanlık oda tekniği meselesi değildir. Onun fotoğrafları; nesnelere, bitkilere ve insan bedenine dürüstçe bakabilme, karmaşık olanın içindeki yalın tasarımı ayıklayabilme becerisidir. Işığın ve gölgenin mermer gibi işlendiği bu kareler, seyirciyi yapay dramalardan uzaklaştırarak çıplak gerçeğin içindeki o sarsıcı zarafetle yüzleştirir.
1883 yılında Oregon’da doğan Imogen Cunningham, fotoğraf yolculuğuna dönemin piktoryalist eğilimleriyle başlar. Kimya eğitimi almış olması, onun karanlık odadaki teknik hakimiyetini en üst seviyeye taşır. Almanya’da platin baskı teknikleri üzerine yaptığı çalışmalar, ton zenginliği konusundaki hassasiyetini biledi. Erken dönem işlerinde, puslu manzaralar ve mitolojik alegorileri andıran fluluklar görülse de, 1920’li yıllarla birlikte Cunningham’ın fırçası yerini keskin bir neştere bıraktı. Bu dönüşümün en kurucu safhası, sanatçının kendi bahçesindeki bitkileri, manolyaları ve zambakları makro merceklerle incelemeye başladığı botanik serisidir. Cunningham; bir çiçeğin taç yaprağını, dişi organını ya da kıvrımlarını fotoğraflarken ona romantik bir süs nesnesi gibi yaklaşmadı. Manolyalar, onun kadrajında endüstriyel bir makine parçası ya da kusursuz bir heykel gibi anıtsallaştı. Magnolia Blossom (1925) gibi ikonik eserlerde ışık, çiçeğin beyaz dokusunu neredeyse dokunulabilir bir somutlukla yüzeye çıkarırken, gölgeler derin bir derinlik hissi yaratır. Form, işlevinden koparılmış ve saf bir mimari tasarıma dönüşmüştür. Bu botanik çalışmalar, nesnelerin özündeki geometrik düzeni açığa çıkararak Amerikan modernizminin en rafine örnekleri arasındaki yerini aldı.
1932 yılı, fotoğraf tarihi için radikal bir kırılma noktasıdır. San Francisco’da bir araya gelen Imogen Cunningham, Edward Weston, Ansel Adams, Willard Van Dyke ve Sonya Noskowiak gibi isimler, piktoryalizmin yapay, romantik tülünü yırtıp atmak amacıyla f/64 Grubu’nu kurdular. Grubun ismi, lenslerin en küçük diyafram açıklığı olan ve fotoğrafta ön plandan arka plana kadar her detayın kusursuz bir netlikle çıkmasını sağlayan f/64 değerinden geliyordu. f/64 Grubu’nun manifestosu netti: Saf Fotoğraf. Fotoğraf, başka hiçbir sanat dalının tekniğine öykünmemeli, karanlık odada hilelere başvurmamalı, hayatı olduğu gibi, tüm dokusu, gözenekleri ve çıplaklığıyla kaydetmeliydi. Cunningham, bu grubun en üretken ve estetik açıdan en esnek üyelerinden biri oldu. Weston mermer benzeri kusursuz nüler ve doğa formları üzerine yoğunlaşırken, Adams manzaranın muhteşemliğini kovalarken; Cunningham, insanı ve doğayı aynı odak mesafesinde, aynı dürüstlükle birleştirmeyi başardı. f/64 felsefesi, onun elinde mekanik bir kural olmaktan çıktı, dünyaya bakışın dürüst ve şairane bir ahlakı haline geldi. Cunningham’ın fotoğraf tarihindeki en cesur ve devrimci hamlelerinden biri de insan bedenine, özellikle de nü fotoğraflarına getirdiği radikal yaklaşımdır. Dönemin muhafazakar sanat dünyasında bir kadının nü fotoğrafları çekmesi zaten büyük bir skandalken, onun bu bedenleri ele alma biçimi estetik ezberleri darmadağın etti. 1915 gibi erken bir tarihte kocası Roi Partridge’i kırlar arasında çıplak resmettiği kareler büyük tepki topladı. Ancak asıl olgunluk dönemi nülerinde, bedeni tıpkı manolya yaprakları gibi ele aldı. Triangles (1928) gibi şaheserlerde, insan anatomisi saçtan, kimlikten ve cinsellikten arındırılarak sadece geometrik formların, üçgenlerin, ışık ve gölge çizgilerinin kesiştiği soyut bir topoğrafyaya dönüştü. Işık, tenin üzerindeki gözenekleri, kemiklerin çıkıntılarını bir coğrafya gibi işliyordu. Portre fotoğrafçılığında da aynı ödünsüz dürüstlüğü sürdürdü. Frida Kahlo’nun mağrur ve hüzünlü bakışlarını yakaladığı ünlü portresi, dansçı Martha Graham’ın hareketin enerjisini yüz çizgilerinde taşıyan o sarsıcı karesi veya Hollywood yıldızlarının makyajsız, yapay ışıksız çekilmiş yüzleri... Cunningham, karşısındaki insanın toplumsal maskesini değil, zamanın ve yaşanmışlığın yüzde bıraktığı o dürüst izleri aradı.
Çoğu sanatçı yaşlandıkça fırçasını bırakıp köşesine çekilirken, Cunningham doksan yaşını aştığında bile San Francisco sokaklarında elinde ağır kameralarla dolaşmaya, hayatın nabzını tutmaya devam ediyordu. Ömrünün son yıllarında ürettiği ve ölümünden sonra yayımlanan After Ninety (Doksandan Sonra) serisi, onun insana ve zamana duyduğu derin saygının son sözüdür. Bu seride kendi akranlarını, doksan yaşını geçmiş kadınları ve erkekleri fotoğrafladı. Yüzlerdeki her bir kırışıklık, çökmüş avurtlar, titreyen ama mağrur eller, Cunninghma'ın kadrajında birer mağlubiyet belgesi değil, yaşanmış koskoca bir ömrün, bilgeliğin ve direnişin asil haritaları olarak belirdi. f/64’ün ödünsüz netliği, bu kez zamanın insan bedeni üzerindeki amansız akışını belgelemek için devredeydi. Cunningham, kamerayı hiçbir zaman bir yargıç gibi kullanmadı; o, hayatın her evresine, her formuna karşı derin bir hayranlık besleyen adil bir şahitti.
Cunningham’ın bıraktığı miras, sadece teknik bir netlik ya da zengin bir arşivden ibaret değildir. Onun asıl başarısı, fotoğraf makinesini insanın görme biçimini genişleten, dünyayı daha dikkatli, daha dürüst ve önyargısız algılamasını sağlayan felsefi bir enstrümana dönüştürmüş olmasıdır.
*Imogen Cunningham ile ilgili bu sayfaya da göz atın mutlaka

YORUMLAR