Metropoller insanı bir araya getirme vaadiyle kurulsa da, edebiyatta yalnızlığın en derin yankılandığı yerlerdir. Betonun sessizliğinde kaybolun.
İnsanlık, kırsalın geniş ve öngörülebilir sessizliğini terk edip fabrikaların, gökdelenlerin ve birbirini kesen sokakların labirentine sığındığından beri yeni bir varoluşsal krizle karşı karşıya kaldı: Kalabalıklar içinde tecrit olmak. Sanayi Devrimi’yle birlikte neredeyse tek parça bir makineye dönüşen metropoller, insanı bir araya getirme vaadiyle yola çıkarken, paradoksal bir biçimde bireyi kendi içine fırlattı, onu yabancılaştırdı ve görünmez kıldı. Bu derin çelişki, modern edebiyatın en kurucu, en doğurgan damarlarından birini besledi. Sokakları dolduran binlerce yüzün ortasında, tek bir kelime dahi etmeden günlerini geçiren karakterlerin trajedisi, yazarların elinde toplumsal bir panoramanın ötesine geçerek ruhsal bir coğrafyaya dönüştü. Edebiyatta şehir, sadece betondan, asfalttan ve demirden oluşan fiziki bir mekân değildir; o, bireyin yalnızlığını büyüten, yankılayan ve somutlaştıran devasa bir psikolojik dekordur. Metropolün yarattığı bu yalıtılmışlık hissi, sokak lambalarının soluk ışığında yürüyen flanörlerden, gökdelenlerin gölgesindeki küçük odalara sıkışmış memurlara kadar geniş bir edebi karakter yelpazesi doğurdu. Şehir büyüdükçe, binalar gökyüzüne doğru yükseldikçe, insanın içindeki ıssız boşluk da aynı oranda derinleşti.
Şehir ve yalnızlık temasının modern edebiyattaki izini sürmek, zorunlu olarak on dokuzuncu yüzyıl Paris’ine ve Charles Baudelaire’in dizelerine götürür bizi. Baudelaire, modern hayatın gelip geçiciliğini ve bu devingenlik içindeki insan trajedisini anlatırken flanör kavramını edebiyatın merkezine yerleştirdi. Flanör; şehrin sokaklarında hiçbir amacı olmadan aylakça gezen, kalabalıkları gözlemleyen ama o kalabalığın bir parçası olmayı kararlılıkla reddeden modern gözlemcidir. Baudelaire’in Kötülük Çiçekleri'nde Paris, adeta canlı bir canavar gibi soluk alıp verirken, şair bu kaba gövdenin içinde kendi yalnızlığını bir asalet nişanı gibi taşır. Kalabalık, flanör için hem bir sığınak hem de tecrit alanıdır. Sokaktaki insan seli içinde kaybolmak, bireyin kendi kimliğini eritmesine olanak tanırken, aynı zamanda insani bağların ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu gösterir. Bu yürüyüşler sırasında şehir, insanın yüzüne kendi yabancılığını çarpan dilsiz bir aynadır. Benzer bir atmosfer, Edgar Allan Poe’nun Kalabalıkların Adamı öyküsünde de yankılanır. Londra sokaklarında hiç durmadan, nereye gittiğini bilmeden kalabalığı takip eden yaşlı adamın trajedisi, modern şehre mahkûm olmuş insanın, yalnızlıktan kaçarken yine kalabalığın o sağır edici ıssızlığına sığınmasının daraltıcı bir tasviridir.
Yirminci yüzyılın başlarına gelindiğinde, şehrin yarattığı yalnızlık hissi daha bürokratik, daha sistemik ve absürt bir boyut kazandı. Bu ruh halinin edebiyattaki en radikal mimarı şüphesiz Franz Kafka’dır. Prag’ın dar, labirentimsi sokakları, kasvetli mahkeme salonları ve korkutucu şatoları, Kafkaesk evrenin endişe yaratan duvarlarını oluşturur. Dönüşüm’de Gregor Samsa’nın bir sabah insan boyutlarında bir böceğe dönüşmesi, sadece biyolojik bir başkalaşım değildir; modern şehir hayatının, monoton iş düzeninin ve yabancılaşmış aile ilişkilerinin bireyi getirdiği son noktadır. Samsa’nın odası, dışarıdaki gri, mekanik şehrin ev içindeki uzantısıdır. Kafka’nın romanlarında karakterler, isimleri yerine sadece harflerle anılırken (K. gibi), devasa şehir yapıları ve anlamsız bürokratik mekanizmalar karşısında tamamen ezilirler. Şehir, bireyi koruyan bir yuva olmaktan çıkmış, onu sürekli denetleyen, yargılayan ve yalnızlığa mahkûm eden devasa bir hapishaneye dönüşmüştür. İnsan, kendi inşa ettiği bu taş labirentin içinde, kendi kimliğine bile yabancılaşan çaresiz bir tutsaktır artık.
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, kapitalizmin ve tüketim toplumunun merkezi haline gelen Amerikan metropolleri, yalnızlığın en parlak ama en hüzünlü sahnelerine ev sahipliği yaptı. Thomas Pynchon’dan Don DeLillo’ya kadar pek çok yazar, gökdelenlerin ve neon ışıklarının altındaki o derin varoluşsal boşluğu deşti. Ancak bu temayı gençlik isyanı ve saf bir melankoliyle buluşturan en sarsıcı eser, J.D. Salinger’ın Çavdar Tarlasında Çocuklar romanıdır. Holden Caulfield, New York’un pırıltılı, sahte ve gürültülü caddelerinde tek başına yürürken, modern dünyanın tüm kurumlarına karşı derin bir tiksinti besler. New York, Holden için büyüleyici olduğu kadar ürkütücü bir tecrit alanıdır. Central Park’taki göletin donduğunda ördeklerin nereye gittiğini merak eden bu genç ruh, aslında koskoca şehirde kendisinin nereye gideceğini, nerede sıcak bir bağ kurabileceğini arayan bir yurtsuzdur. Şehrin sunduğu sahte eğlenceler, lüks otel lobileri ve taksi yolculukları, bireyin içindeki evrensel ıssızlığı iyileştirmeye yetmez. Salinger, New York’un devasa silüetini, bir gencin iç dünyasındaki kırılganlığı ve saflığı ezen mekanik bir çark olarak kurgular.
Batı edebiyatında sanayileşmeyle paralel ilerleyen bu tema, Türk edebiyatında modernleşme sancıları, Doğu-Batı çatışması ve aydın yabancılaşması üzerinden kendine has, muazzam bir damar buldu. Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ı ve Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ı, İstanbul’un sokaklarında kendi yalnızlıklarını birer bayrak gibi taşıyan karakterlerin anıtsal yapıtlarıdır. Aylak Adam’ın kahramanı C., İstanbul’un kalabalık caddelerinde, sinema salonlarında ve meyhanelerinde durmaksızın "o aradığı kadını" ya da daha doğru bir tabirle kendisini bu dünyada var kılacak gerçek bağı arar. Beyoğlu’nun, Şişli’nin sokakları C. için bir ev değil, sadece adımlanan, tüketilen geçici mekânlardır. Kalabalık içinde yürürken duyduğu o entelektüel kibir, aslında derin bir sevgisizliğin ve yalıtılmışlığın maskesidir.
Oğuz Atay ise Tutunamayanlar’da Selim Işık karakteri üzerinden, modern şehrin rasyonel, hesapçı ve başarı odaklı yapısına uyum sağlayamayan, bu yüzden de sokaklarda, pansiyon odalarında entelektüel bir yalnızlığa gömülen aydının trajedisini anlatır. İstanbul bu romanda, tutunanların, yani sistemin dişlileri arasında mutlu mesut yaşayanların şehridir; tutunamayanlar içinse geriye sadece odaların sessizliği, ansiklopedi maddeleri ve kendi zihinlerinin dehlizlerinde kaybolmak kalır. Atay, ironi ve hüzünle ördüğü bu dille, şehrin insanı nasıl yavaş yavaş tükettiğini gösteren sarsıcı bir topoğrafya çıkarır ortaya.
Bütün bunların hepsi aslında insanın kendi elleriyle kurduğu medeniyetle giriştiği trajik hesaplaşmanın en dürüst kayıtlarıdır. Şehirler ne kadar büyürse büyüsün, iletişim teknolojileri insanları ne kadar birbirine bağlarsa bağlasın, sayfalardan sızan kesif yalnızlık hissi değişmemektedir. Çünkü yalnızlık, mekanik bir yan yana gelişle çözülebilecek fiziksel bir durum değil, ruhun anlam ve sahicilik arayışıdır.

YORUMLAR