Kamerayı reddedip sinemayı doğrudan göze ve bilince kazımayı hedefleyen Stan Brakhage’in şiirsel ve imkansız ütopyasını keşfedin.
Sinema, tıpkı fotoğrafta olduğu gibi, kameranın icadından itibaren gerçeği kaydetme, dünyayı mekanik bir göz aracılığıyla yeniden üretme çabası olarak şekillendi. Lenslerin milimetrik hassasiyeti, filmin kimyasal duyarlılığı ve projeksiyon cihazlarının ışık gücü, dış dünyayı taklit etmenin teknik sınırlarını çizdi. Ancak bu mekanik ve endüstriyel anlatı geleneğinin tam karşısında, sinemayı kameranın esaretinden kurtarmayı, doğrudan insan bilincinin ve biyolojisinin bir uzantısı haline getirmeyi hedefleyen radikal bir deha duruyordu: Stan Brakhage. Amerikan avangart sinemasının ödün vermeyen yönetmeni, tüm kariyerini kamera öncesi ve kamera sonrası önyargılardan arınmış, ham, vahşi ve eğitilmemiş bir görme biçiminin peşine düşerek inşa etti. Brakhage’in vizyonunda sinema, perdede izlenen bir hikâye değil, gözün fiziksel yapısında, retinada ve hatta göz kapaklarının arkasında gerçekleşen fizyolojik bir parıldamadır. Sanatçının sinemayı doğrudan insan retinasına, doğrudan göz kapağına çizme ve kaydetme arzusu, hem fiziksel hem de felsefi olarak sinemanın sınırlarını zorlayan, imkansız ama bir o kadar da şairane bir ütopya olarak tarihe geçmiştir.
Brakhage’in meşhur manifestosu Metaphors on Vision (Görme Metaforları) şu sarsıcı soruyla başlar: "Eğitilmemiş, yeşilin binbir tonunu sadece çimen olarak sınıflandırmayan, perspektif kurallarından habersiz bir göz kaç dünyaya sahip olabilir?" İşte bu soru, sinemayı sadece dış dünyanın bir kopyası olmaktan çıkarıp doğrudan sinir sisteminin, kapalı göz kapaklarının arkasında uçuşan minik ışık lekelerinin (fosfenler) ve optik halüsinasyonların diliyle yeniden yazma çabasının kurucu manifestosudur.
Stan Brakhage, klasik anlamda bir kameranın vizöründen bakıp dünyayı çerçevelemek yerine, film şeridinin (selüloit) kendisine doğrudan müdahale etmeyi seçti. Kamerayı tamamen aradan çıkararak, doğrudan film şeridinin üzerine çizimler yaptı, boyalar sürdü, asitle yüzeyi aşındırdı ve hatta Mothlight (1963) filminde olduğu gibi, ölü güve kanatlarını, çiçek polenlerini ve yaprak parçalarını iki şeffaf bant arasına sıkıştırarak doğrudan projeksiyon makinesinden geçirdi. Bu eylem, sinemayı ışıkla yazılan bir tiyatro olmaktan çıkarıp dokunsal, fiziksel ve doğrudan gözün retinasına çarpan saf bir enerji dalgasına dönüştürme çabasıydı. Ancak Brakhage’in asıl büyük sanatsal takıntısı, göz kapaklarımızı kapattığımızda karşılaştığımız karanlık ama aslında milyonlarca renkli noktacıkla dolu olan içsel sinemaydı. İnsan gözü, kapalıyken bile karanlıkta kalmaz; retinanın kendi içsel uyarımı, kan akışının yarattığı ritmik baskılar ve sinirsel hareketler nedeniyle göz kapaklarımızın iç yüzeyinde sürekli hareket eden, soyut, akışkan formlar belirir. Brakhage, hayatı boyunca bu içsel vizyonu, yani göz kapağı sinemasını kamerayla yakalamaya ve selüloide aktarmaya çalıştı. Onun filmlerindeki çok hızlı kesmeler, üst üste binen renk katmanları ve titreyen ışıklar, aslında dış dünyadaki bir nesneyi değil, göz kapağının içindeki mikroskobik ve biyolojik hareketliliği taklit etme girişimidir.
Brakhage’in ütopik vizyonunun en uç noktası, filmi selüloit üzerine değil, doğrudan kendi göz kapağına çizmek ve bu yolla görüntüyü aracı bir perde olmaksızın, doğrudan kendi retinasına kaydetmekti. Bu fikir, teorik olarak sinema sanatının ulaşabileceği en mahrem, en saf ve en radikal noktadır. Görüntü ile izleyici arasındaki mesafe sıfıra iner; sinema artık kamusal bir salonda paylaşılan bir deneyim değil, doğrudan bireyin kendi sinir sisteminde gerçekleşen gizli bir rüya haline gelir. Ancak bu arayış, kendi içinde muazzam bir trajediyi ve imkansızlığı barındırır: Retinanın kayıt yapamaz oluşu. İnsan gözü, bir kamera gibi görüntüyü sabitleyen, onu bir yüzeyde donduran bir organ değildir. Retina, üzerine düşen ışık enerjisini elektrik sinyallerine dönüştürüp beyne gönderen akışkan, geçici ve sürekli yenilenen bir geçittir. Göz kapağına çizilen bir film, retinada bir anlığına parıldar ama o an geçip gittiğinde geriye hiçbir şey kalmaz. Bellek dışında bu görüntüyü sabitleyecek, onu başkalarıyla paylaşacak hiçbir fiziksel kanıt yoktur. Bu noktada başka bir açmaza daha girilir. İzleyicinin dışlanması! Doğrudan retina üzerine kaydedilen bir film, sadece o gözün sahibine aittir. Sanatın en temel dinamiklerinden biri olan "başkasıyla paylaşılma" ve ortak bir estetik deneyim yaratma gücü bu noktada tamamen felç olur. Sinema, tek kişilik bir hücreye, paylaşılamayan ve dışarıya aktarılamayan otistik bir deneyime dönüşür. Bir de fizyolojik sınırlar ilgili sorun çıkar ortaya. Göz kapağının hassas dokusuna uygulanacak herhangi bir fiziksel müdahale, boya ya da kazıma eylemi, optik sisteme kalıcı zararlar verme riski taşır. Brakhage, bu imkansızlığı aşmak için hayatı boyunca kendi gözlerinin biyolojik sınırlarıyla savaşmış, filmlerindeki yırtıcı fırça darbeleriyle bu fiziksel engeli aşmaya çalışmıştır.
Doğrudan retina üzerine film kaydetmenin bu fiziksel imkansızlığı karşısında teslim olmak yerine, bu imkansızlığın kendisini bir sanatsal yönteme dönüştürmüştür Barkhage. The Dante Quartet (1987) gibi filmlerinde, doğrudan film şeridinin üzerine yaptığı el boyamalarıyla, kapalı göz vizyonunu (closed-eye vision) taklit etti. Bu filmleri izlemek, bir karanlık odada gözlerimizi sıkıca yumduğumuzda beliren kırmızı, mavi ve sarı fosfen patlamalarını, kozmik toz bulutlarını devasa bir perdede izlemek gibidir. Bu estetik, izleyiciyi de kendi görme eylemi üzerine düşünmeye zorlar. Brakhage sineması karşısında oturan kişi, perdede ne anlatıldığını çözmeye çalışırken aslında kendi gözünün optik sınırlarıyla yüzleşir. Göz, perdedeki aşırı hızlı renk geçişlerini takip etmeye çalışırken yorulur, kendi içinde yeni görüntüler üretmeye başlar. Böylece sinema, projeksiyon cihazından çıkıp izleyicinin kendi göz boşluğunun içinde, retinasında yeniden üretilir. İmkansız olan o doğrudan retina kaydı, izleyicinin biyolojik katılımıyla, perdedeki ışığın gözün kendi fizyolojisini uyarmasıyla bir nebze de olsa gerçekleşmiş olur.
Stan Brakhage’in göz kapağına çizmek istediği hayali film, sinema sanatının ulaşabileceği en radikal, şairane ve hüzünlü ütopyadır. Kameranın, endüstrinin, senaryoların ve ticari dağıtım ağlarının ötesinde, sadece ışıkla ve insan biyolojisiyle var olan bir sinema arayışıdır bu. Bu arayışın imkansızlığı, onun sanatsal değerini azaltmaz; aksine, onu insan iradesinin ve yaratıcılığının sınırlarını gösteren asil bir duruşa dönüştürür. Brakhage’in filmleri, imkansız rüyanın selüloit üzerinde kalan soluk ama sarsıcı gölgeleridir. Kapattığımız göz kapaklarımızın arkasındaki karanlık evren, her birimiz için her gece vizyona giren, kamerası olmayan, perdesi olmayan, sadece bize özel o gizli sinema salonudur. Ve bu salonun varlığını, karanlığın içindeki renkli toz bulutlarının şiirselliğini bize hatırlatan yegane rehber, sinemayı doğrudan retinamıza kazımak isteyen bilge sinema dervişi Stan Brakhage’den başkası değildir. Onun mirası, gözlerimizi her açtığımızda ve her kapattığımızda, ışığın ebedi ve mucizevi dansını yeniden keşfetmemiz için bizleri selamlamaya devam etmektedir.

YORUMLAR