Engelli dansçıların dünyası: Bedenin sınırlarını yeniden tanımlayan hareketin demokratikleşmesi ve kapsayıcı dans.
Dans. İnsanlık tarihi boyunca kelimelerin bittiği yerde başlayan evrensel lisanlardan biri. Çoğu zaman kusursuz bir estetik, yüksek kondisyon ve mükemmel işleyen bir anatomi ile ilişkilendirilse de, dansın özü aslında sadece ritimle kurulan kopmaz bağdır. Bugün bu bağın en ilham verici ve aynı zamanda en çok görmezden gelinen kısmına, bedenin sınırlarını yeniden tanımlayan engelli dansçıların dünyasına bakıyoruz.
Bedenin Sınırları: Estetiğin Tekelleşmesi ve Hareketin Demokratikleşmesi
Toplumsal algımızda dansçı figürü, genellikle belirli fiziksel kalıplara hapsedilmiştir. Bu durumun doğal bir sonucu olarak, dans uzun süre boyunca engelli bireyler için ulaşılamaz ya da sadece terapötik bir alan olarak görüldü. Oysa hareket, sadece bacakların attığı bir adımdan ya da kolların çizdiği bir yaydan ibaret değildir; hareket, bir niyetin bedende bulduğu karşılıktır. Engellilik ve dans arasındaki ilişkiyi neden-sonuç bağlamında incelediğimizde, karşımıza ilk çıkan sonuç hareketin demokratikleşmesidir. Geleneksel dans formları katı kurallara dayanırken, kapsayıcı dans (inclusive dance) bu kuralları bedene göre büker. Bir tekerlekli sandalyenin dönüşü, balerinlerin pirouette hareketinden farksız bir ivme ve estetik taşır. Burada asıl mesele, bedenin neye sahip olduğu değil, sahip olduğu imkânlarla uzamı nasıl kullandığıdır.
Sanat, her zaman bir dirençten doğar. Ressam tuvalin sınırlarıyla, heykeltıraş mermerin sertliğiyle savaşır. Engelli bir dansçı için ise direnç noktası kendi bedensel sınırlarıdır. Ancak bu sınırlar, paradoksal bir şekilde muazzam bir yaratıcılığın kapısını aralar. Fiziksel kısıtlılık, alışılmışın dışında bir koreografiyi zorunlu kılar. Standart bir dans eğitimi alan kişi, kalıplaşmış hareketleri tekrarlamaya meyilliyken; engelli bir sanatçı, hareketin alternatif yollarını keşfetmek zorundadır. Bu zorunluluk, dans literatürüne yeni bir estetik dil kazandırır. Örneğin, görme engelli bir dansçının mekânı algılama biçimi, koreografide derinlik ve temas kavramlarını baştan yaratır. Dokunuşun ve sesin rehberliğinde şekillenen bu performanslar, izleyicide görmenin ötesinde bir hissiyat uyandırır. Bu durum, kısıtlamanın nasıl bir sanatsal avantaja dönüştüğünün en somut kanıtıdır diyebiliriz sanırım.
Tekerlekli sandalyeli dansçılar özelinde konuşacak olursak, burada insan bedeni ile mekanik bir objenin kusursuz entegrasyonunu görürüz. Sandalye artık bir protez ya da yardımcı araç değil, bedenin bir uzantısı, bir enstrümandır. Metalin soğukluğu ile kasın sıcaklığı arasındaki keskin zıtlık, sahne üzerinde büyüleyici bir harmoniye dönüşür. Sandalyenin sağladığı hız ve dairesel momentum, ayakta dans eden birinin asla ulaşamayacağı bir akışkanlık yaratır. Sonuç olarak, izleyici engeli değil, engelin yarattığı benzersiz ivmeyi izlemeye başlar. Bu, engelliliğin bir eksiklik olarak değil, bir farklılık ve imkân olarak konumlandırılmasıdır.
Dansın fiziksel boyutu kadar zihinsel boyutu da bu başlığın altındadır. Nöroçeşitlilik gösteren bireylerin dansla kurduğu ilişki, toplumsal normların dışında kalan bir dürüstlüğe sahiptir. Filtrelerin olmadığı, içgüdüsel bir hareket dizisi, profesyonel dansçıların yıllarca çalışarak ulaşmaya çalıştığı saf ana çok daha yakındır. Bu noktada dans, bir rehabilitasyon aracı olmanın ötesine geçerek bir hak arama ve varoluş biçimine dönüşür. Sahneye çıkan engelli birey, "Ben de buradayım ve bedenimle bir hikâye anlatabiliyorum," der. Engelli bireyin gösterdiği duruş, izleyicinin acıma duygusunu hayranlığa, ön yargısını ise merak ve saygıya evrilmesine yol açar. Sanatın iyileştirici gücü sadece sanatçıyı değil, toplumu da iyileştirir.
Asıl sınırların etten ve kemikten değil, zihindeki kalıplardan oluştuğunu fark ediyoruz yani. Bir dansçıyı dansçı yapan şey mükemmel bir omurga değil, hareket etme arzusudur. Engelli dansçıların performansları, sanatın kusursuz olanın değil, gerçek olanın peşinde olduğunu ciddiyetle vurgular ve gerçek olan, her bedenin kendine has bir ritmi olduğudur. Bizler bu ritmi duymayı öğrendiğimizde, dansın sadece sahne ışıkları altında yapılan bir gösteri olmadığını, yaşamın ta kendisi olduğunu anlayacağız. Beden kısıtlı olabilir, ancak bedenin içinde yankılanan ruhun sınırlarını çizmek hiçbir otoritenin veya fiziksel gerçeğin harcı değildir. Dans, bu özgürlüğün en şık kanıtıdır.
Devin Aykalı

YORUMLAR