1930'ların karanlık New York'unda geçen Spider-Man Noir, faşizm ve suçla savaşan, ağ atan bir dedektifin çok daha sert, politik bir hikayesi.
Spider-Man Noir çizgi romanlarının tamamı incelendiğinde, bu karakterin sadece görsel bir değişiklikten ibaret olmadığı, kapitalizmin en büyük krizlerinden birini yaşayan New York’un sosyo-politik bir eleştirisi üzerine kurulduğu açıkça görülür. Karakterin gelişimini, ana seriyi, devam sayılarını ve dahil olduğu geniş evren maceralarını masaya yatırmak, bu karanlık örümceğin neden bu kadar kalıcı bir iz bıraktığını anlamanın en doğru yoludur.
2009 tarihli ilk dört sayılık mini seri (Spider-Man Noir Vol.1), karakterin temel felsefesini ve orijin hikâyesini kurar. Buradaki Peter Parker, klasik evrendeki bilim meraklısı, çekingen lise öğrencisinden çok farklıdır. 1933 New York'unda, teyzesi May Parker ile birlikte evsizlerin, işsizlerin haklarını savunan, sosyalist eğilimli protestolara katılan, öfkeli ve aktivist bir gençtir. Amcası Ben Parker, fabrikadaki işçileri örgütlemeye çalıştığı için şehrin yeraltı dünyasını yöneten Goblin (Norman Osborn) lakaplı mafya liderinin emriyle hunharca katledilmiştir. Bu acımasız cinayet, Peter’ın adalet arayışını kişisel bir intikam hırsıyla ve toplumsal bir öfkeyle biler. Peter, dönemin idealist ve alkolik gazetecisi Ben Urich’in yanında işe girdiğinde, şehrin ne denli çürüdüğünü daha net görür. Polis teşkilatı, yargı ve medya tamamen Goblin’in cebindedir. Klasik evrendeki radyoaktif örümcek ısırığı, burada yerini mistik ve mitolojik bir olaya bırakır. Goblin’in kaçakçılarından birinin depolarına yapılan baskında, antik bir Afrika örümcek heykelinin kırılmasıyla fırlayan gizemli bir örümcek Peter’ı ısırır. Peter, rüyasında bir Örümcek Tanrısı görür. Bu tanrı ona mistik güçler bahşederken, niyetinin saf olup olmadığını sorgular. Peter uyandığında artık sadece ağ atabilen bir genç değil, New York’un yozlaşmış elitlerine karşı savaş açacak karanlık bir infazcıdır. Kostümünü, amcası Ben’in Birinci Dünya Savaşı’nda kullandığı havacı üniformasından ve deri ceketten tasarlar. En radikal değişiklik ise bu Örümcek Adam’ın öldürmeme yeminine sahip olmamasıdır; gerektiğinde bir revolver kullanmaktan çekinmez.
İlk serinin yakaladığı muazzam başarının ardından, yaratıcı ekip 2010 yılında Spider-Man Noir: Eyes Without a Face isimli ikinci bir mini seriyle hikâyeyi derinleştirdi. Bu devam serisi, edebi açıdan türün sınırlarını daha da zorlayan, dönemin Amerika’sındaki yükselen ırkçılık ve faşizm sempatizanlığı gibi ağır temaları merkezine alan bir yapıya sahiptir. Goblin’in düşüşünün ardından New York yeraltı dünyasında oluşan boşluğu, Crime Master doldurmaya çalışmaktadır. Ancak asıl tehlike, arka planda insani deneyler yürüten çılgın bilim insanı Doktor Otto Octavius’tur (Doctor Octopus). Bu seride Octavius, siyah vatandaşları kaçırarak onlar üzerinde beyin ameliyatları ve biyolojik deneyler yapmaktadır. Hikâye, 1930'lar Amerika’sındaki ırksal ayrımcılığı, Ku Klux Klan benzeri oluşumları ve Avrupa’da tırmanan Nazi ideolojisinin okyanus ötesindeki yansımalarını harika bir kara film estetiğiyle birleştirir. Peter Parker, sadece suçlularla değil, bilimi ve gücü insanlığı köleleştirmek için kullanan sistematik bir kötülükle savaşır. Çizgi roman, dönemin zenci caz kulüplerini, Harlem’in sosyo-ekonomik yapısını ve her köşede kendini hissettiren o ağır çaresizlik hissini siyah, gri ve sepya tonların hakim olduğu muazzam karelerle okuyucuya aktarır.
Uzun bir sessizliğin ardından Spider-Man Noir, 2014 yılındaki büyük Spider-Verse crossover (ortak evren) etkinliğiyle yeniden Marvel panellerine döndü. Farklı evrenlerdeki örümcek tabanlı kahramanları avlayan Inheritors adlı mistik varlıklara karşı kurulan Örümcek Ordusu’nun en önemli askerlerinden biri oldu. Kendi dünyasının dar, korkutucu sokaklarından çıkıp kozmik ve boyutlar arası bir savaşa dahil olmak, karakterin yere basan, gerçekçi tonunu biraz zedelese de, popülaritesini muazzam derecede artırdı. Bu popülarite, ödüllü animasyon filmi Spider-Man: Into the Spider-Verse (2018) ile zirveye ulaştı. Nicolas Cage tarafından seslendirilen karakter, sinematik evrende biraz daha mizahi, renk körü olmasından beslenen şakalar yapan ama yine de o karanlık geçmişini koruyan bir figür olarak kitlelerle buluştu. Çizgi romanlarda ise bu popülerlik, 2020 yılında Margaret Stohl ve Juan Ferreyra imzalı yeni bir beş sayılık solo seriyi (Spider-Man Noir Vol.2) beraberinde getirdi. 2020 serisi, karakteri New York’un sınırlarından çıkarıp küresel bir casusluk macerasının ortasına atar. İkinci Dünya Savaşı’nın ayak seslerinin duyulduğu 1939 yılında geçen anlatıda Peter Parker, dünyayı ele geçirmeye çalışan Nazi okült örgütlerinin peşinden Londra’ya, Berlin’e ve hatta İstanbul’a kadar uzanan bir arkeolojik maceraya atılır. Juan Ferreyra’nın sulu boya efektlerini andıran, dinamik ve renk paletini dönemine göre harika ayarlayan çizimleri, seriyi görsel bir şölene dönüştürür. Mistik Örümcek Tanrısı mitolojisiyle yeniden bağ kuran bu cilt, Noir Örümcek’in sadece bir sokak dövüşçüsü değil, küresel faşizme karşı savaşan uluslararası bir ajan olabileceğini de kanıtlar. Spider-Man Noir çizgi romanları, bir süper kahramanın özünü kaybetmeden ne denli karanlık, ne denli yetişkin işi bir edebi türe adapte edilebileceğinin en başarılı örneğidir. Peter Parker’ı örümcek güçlerine sahip bir dedektife, düşmanlarını ise buhran döneminin yozlaşmış figürlerine dönüştürmek, Marvel tarihinin en tutarlı revizyonlarından biridir. Kostümün üzerindeki rüzgarda savrulan uzun trençkot, gözlerdeki parıldayan havacı gözlükleri, aslında adaletin tamamen kör olduğu bir dünyada yönünü bulmaya çalışan bir gencin zırhıdır. Bu çizgi roman serisi, ana akım maceraların o bitmek bilmeyen kozmik döngülerinden, renkli hafifliğinden sıkılan okuyucular için sığınak işlevi gördü. Ekranda da izlenebilecek olan dizinin estetik referanslarını ve ruh köklerini merak edenlerin, görselliğin ötesindeki derin edebi ve politik altyapıyı görebilmek için mutlaka bu sayfaların siyah-beyaz gölgelerine bizzat göz atması gerekir.

YORUMLAR