Unutmak mümkün mü? Hiroşima'nın yıkımıyla kendi aşk acısını birleştiren kadının şiirsel hikayesi. 'Hiroşima Sevgilim' hafızanın cehennemini anlatıyor.
Bir şehir var. Taşlarının arasına sıkışmış, insanlığın en kara sessizliğini taşıyan bir şehir: Hiroşima. Bir kadın bakıyor, gözlerinde yeniden doğuyor o şehir. Çünkü bazen bir insanın gözyaşı, bütün bir şehrin harabesiyle birleşir. Film, tam da bu birleşmenin şiiri. Sessizlikle yankının, ölümle aşkın, hatırlamakla unutmanın arasında sıkışıp kalmış bir şiir..
Hiroşima Sevgilim - 1959
Hiroşima Sevgilim, sadece bir aşk hikayesi değil. Sadece savaş sonrası acının kaydı değil. Bu film, hatırlamanın ve unutamamanın cehenneminde yanıp duran iki yüreğin çarpışması. Bir Fransız kadın, bir Japon adam. Kadın bir aktris, yabancı bir şehirde, yabancı bir bedende, yabancı bir hafızada. Adam, hayatta kalmış bir tanık, şehrin taşlarına sinmiş küllerin canlı sesi. Kadın ona dokunduğu an, aslında kendi geçmişine dokunuyor. Erkeğin teninde bile kendine soruyor: “Unutabilir misin? Unutabilir misin gerçekten?” Cevabı biliyor: Unutamaz. Çünkü unutmak, bazen en büyük ihanettir.
Hiroşima’nın taşlarında hala kan var. Hala küllerin sesi duyuluyor. İnsan derisinin yanığı, gölgelere sinmiş. Evlerin duvarları, saatlerin akrep ve yelkovanı, patlamanın anında donmuş gibi kalmış. Hiroşima, sadece bir şehir değil; Hiroşima, bir mezar taşı. Kadın bu mezar taşına bakarken, aslında kendi gençliğinin mezar taşını görüyor. Çünkü onun da kendi Hiroşima’sı var. Onun Hiroşima’sı, kalbinin tam ortasında patladı.
O da bir gün aşka tutulmuştu. Yasak, korkunç, ölümcül bir aşka. Alman bir askere sevdalanmıştı. Savaşın ortasında, düşman sayılan bir adamın gözlerinde bulmuştu sevgiyi. O sevgi, bir suçtu. Bir ihanet damgasıydı. Ve gün geldiğinde, kalabalığın taş bakışları önünde saçları kesildi. Kadınlığının, gençliğinin, aşkının hepsi bir makasın soğuk çeliğinde paramparça edildi. Taşlandı. Aşağılandı. İnsanların nefretinde gömüldü. İşte o gün, onun Hiroşima’sı patladı. Bombalar gökten değil, insanların gözlerinden yağdı üstüne.
Film boyunca görüyorsun: Kadın anlatıyor, erkek dinliyor. Ama hiçbir dinleyiş, hiçbir bakış, hiçbir sarılış onun içindeki yangını söndüremiyor. Çünkü bazı acılar anlatılamaz. Anlattıkça büyür. Anlattıkça daha çok kanatır. Hiroşima’nın felaketiyle kendi felaketini birleştiren bu kadın, bize şunu söylüyor: İnsan, hem kendi yıkıntısını hem de başkalarının yıkıntısını içinde taşır. Ve o yıkık kentli kadınların ağırlığı hiçbir kucakta hafiflemez.
Kadın, Hiroşima’nın müzesinde dolaşıyor. Yanmış taşlara, erimiş metallere, kavrulmuş saçlara, çocukların oyuncaklarına bakıyor. Ama sadece Hiroşima’yı görmüyor. Kendi gençliğini görüyor. Kendi ellerinden alınan aşkını görüyor. Hafıza, insana işte böyle işkence ediyor: Başkasının acısını izlerken kendi acını geri getiriyor. Başkasının şehrine bakarken kendi şehrinde kaybettiklerini hatırlatıyor.
Ve erkek… O, Hiroşima’nın hayatta kalmış yüzlerinden biri. Onun gözlerinde de başka bir yangın var. Ama kadınla arasındaki mesafe kapanmıyor. Çünkü hafıza, iki insanın arasına örülen görünmez bir duvar. Kadın unutmak istiyor, erkek hatırlatıyor. Kadın kaçmak istiyor, şehir onu içine çekiyor. Her sarılışta daha da uzaklaşıyorlar birbirlerinden. Çünkü ne kadar çok severlerse, hafızanın zincirleri o kadar çok boğuyor onları.
Film bize şunu haykırıyor: İnsan asla tamamen unutmaz. Sadece unutur gibi yapar. Her öpücükte, her sarılışta, her gülüşte aslında geçmişin gölgesi vardır. Her yeni sevgili, önceki yaraların üstüne kurulur. Ve Hiroşima Sevgilim’de kadın bunu tüm çıplaklığıyla anlatıyor. Erkek onun saçlarına dokunuyor; ama o saçlar bir zamanlar aşağılanmanın sembolüydü. Erkek onun gözlerine bakıyor; ama o gözlerde çoktan bir başka adamın hayali ölmüştür.
Son sahne, insanın kalbine bıçak gibi iniyor. Kadın erkeğe: “Hiroşima sensin” diyor. Çünkü o artık sadece bir adam değil, o şehir kadar ağır, o şehir kadar unutulmazdır. Erkek de ona: “Sen de Nevers’sin” diyor. Kadının gençliğinin, ilk aşkının, ilk yıkılışının şehri. İki insan birbirleriyle şehirler gibi konuşuyor. Çünkü insanlar bazen şehirlerdir. Her insanın içinde yıkılmış binalar, sessiz meydanlar, kanayan sokaklar vardır. Ve o şehirlerin isimleri değişse de, acısı hiç değişmez.
Hiroşima Sevgilim’i izlerken anlıyorsun: Biz hepimiz aslında içimizde harabeler taşıyoruz. Kimi bir aşkını kaybediyor, kimi bir şehrini, kimi de kendini. Ama kaybın adı ne olursa olsun, sonuç hep aynı: Unutamamak. Ve unutamamak, insanı yaşarken bile ölü kılıyor.
Bu film, sadece seyredilmiyor. Bu film, insanın içine gömülüyor. Sana kendi kayıplarını hatırlatıyor, kendi Hiroşima’nı. Senin de saçların bir gün kesilmiş olabilir. Senin de kalbin halkın gözünde taşlanmış olabilir. Senin de şehrin, senin de yıkımın, senin de unutulamayan bir yerin vardır. İşte bu yüzden ağlıyorsun. Çünkü bu film senin için de yazılmış. Senin yıkıntını da anlatıyor.
Ve anlıyorsun ki: Hafıza, kalbin en ağır taşlarından biridir. Aşk, bazen bir şehri yeniden inşa edemez. Ve biz, birbirimize sarıldığımızda bile aslında yalnız kalırız. Çünkü herkesin içinde başka bir Hiroşima, başka bir Nevers vardır.

YORUMLAR