Obsidyen gözleriyle 11 bin yıldır susan Urfa Adamı, zamansız nöbetinde insanın varoluşunu taşa kazıma arzusunun en çarpıcı hikayesini fısıldıyor.
İnsanlık tarihi, doğası gereği bir noktadan diğerine doğru ilerlediği varsayılan ama sık sık derin kırılmalarla altüst olan muazzam bir anlatıdır denilebilir. Bu kırılmaların en sarsıcı olanları genellikle toprak altından aniden çıkan ve bildiğimiz tüm kronolojiyi yerle bir eden somut kanıtlardır. Şanlıurfa’nın kalbinde, Balıklıgöl yakınlarında bir altyapı çalışması sırasında tesadüfen gün yüzüne çıkarılan ve arkeoloji literatürüne Urfa Adamı ya da Balıklıgöl Heykeli olarak geçen kireçtaşı figür, tam da böyle bir kırılmanın simgesidir. Günümüzden yaklaşık 11 bin yıl önce, Neolitik Dönem’in şafağında şekillendirilen bu heykel, sadece dünyanın bilinen en eski gerçek boyutlu insan heykeli olmakla kalmaz; aynı zamanda insanın kendi varlığını taşa kazıma arzusunun ilk, en saf ve en tekinsiz anıtıdır.
Urfa Adamı
Urfa Adamı’nın karşısında durduğunuzda, zaman kavramının tamamen anlamsızlaştığı metafizik bir deneyime yaşıyorsunuz bir bakıma. Yaklaşık 1 metre 93 santimetrelik boyuyla, bugünün insan ölçeğine meydan okuyan bu figür, kireçtaşından oyulmuş pürüzsüz ve dikey gövdesiyle zamansız bir nöbetçi gibi dikiliyor. Heykeltıraş, figürü betimlerken anatomik detayların büyük bir kısmını bilinçli bir stilizasyonla yok etmiş belli ki. Ne bir ağız var yüzünde ne de belirgin bir ifade. Sadece derin ve hüzünlü iki oyuğun içine yerleştirilmiş obsidyen taşından gözler mevcut. Ağzın olmayışı, heykele mutlak bir sessizlik ve sıradışılık katarken; siyah, parlak obsidyen gözler, aradan geçen 110 yüzyıla rağmen izleyicinin üzerine dikilen keskin bir bakışa dönüşür. Bu bakış, tarihin en eski aynasıdır; insan, simsiyah taşların içinde kendi kökeninin en ilkel ve en derin izlerini arar.
Heykelin mimari yapısına odaklandığınızda, Neolitik insanın soyutlama yeteneğinin ne denli gelişmiş olduğu hayret verici bir açıklıkla görülüyor. Gövde, silindirik ve minimalist bir hatla aşağıya doğru iniyor. Kollar, gövdenin iki yanından kabartma şeklinde öne doğru uzanıyor ve eller, göbeğin hemen altında, cinsel organı kapatacak ya da onu vurgulayacak şekilde birleşiyor. Bu duruş, rastgele bir pozisyon değil gibi. Ellerin kenetlenme biçimi, heykelin yapılış amacına, temsil ettiği kadim inanç sistemine dair en güçlü ipucunu barındırıyor. Bereket, üreme, varoluşun sürekliliği ya da koruyucu bir güç... Ellerin bu birleşimi, aradan geçen bin yıllara rağmen Anadolu’dan Mezopotamya’ya uzanan ritüelistik duruşların ilk prototipi. Heykelin boyun kısmında yer alan, arkaya doğru uzanan V şeklindeki iki katlı kolye motifi ise soyut anlatımın bir başka zirvesi. Bu detay, Urfa Adamı’nın sıradan bir insanı değil, topluluk içinde yüksek bir statüye sahip bir lideri, bir şamanı ya da ölümsüz bir tanrıyı simgelediğinin en somut kanıtı. Taşın üzerine kazınan her bir çizgi, o dönemin inanç dünyasının, kozmolojisinin ve toplumsal hiyerarşisinin birer şifresi. Kireçtaşının soğuk ve soluk yüzeyi, doğru bir ışık açısıyla birleştiğinde, üzerindeki kazıma çizgileriyle adeta bir metne, okunmayı bekleyen kadim bir kitabeye dönüşüyor. Karşısında durmak ve onu izlemek insanda değişik duygular oluşturuyor bu nedenle.
Urfa Adamı, tek başına var olmuş bir sanat objesi değil bu arada; insanlık tarihinin seyrini değiştiren ve son yıllarda oldukça da popüler olan Göbeklitepe, Karahantepe ya da genel adıyla Taş Tepeler kültürünün canlı bir parçası. Göbeklitepe’deki devasa T biçimli dikilitaşların üzerinde gördüğümüz soyut insan tasvirleri, hayvan kabartmaları ve geometrik semboller, Urfa Adamı’nda üç boyutlu, etten kemikten bir figüre evrilmiş durumda. Dikilitaşlardaki kolların ve ellerin göbek altındaki gizemli birleşimi, Urfa Adamı’nın anatomisinde birebir karşılık buluyor. Bu durum, Neolitik Dönem insanının sadece tapınaklar inşa etmekle kalmadığını, aynı zamanda o tapınakların ruhunu taşıyacak, insan biçimli imgeler tasarlayacak kadar gelişkin bir estetik bilince sahip olduğunu gösteriyor. Bu da bahsettiğimiz dönemle ilgili olarak bugüne kadar bildiklerimizin hepsini en başından itibaren sorgulamamız gerektiği sonucunu doğuruyor.
Urfa Adamı’nın yapıldığı dönem, insanın avcı-toplayıcılıktan yerleşik hayata adapte olmaya ve doğaya hükmetmeye başladığı sancılı geçiş evresi. Heykel, tam da bu dönüşümün ortasında yükseliyor. İnsan, vahşi doğanın karşısında kendi varlığını kalıcı kılmak, ölüme ve unutuluşa karşı bir barikat kurmak istemiş sanki. Mermerin veya kireçtaşının dayanıklılığına sığınmak, zamana karşı kazanılmış ilk sanatsal zafer olarak düşünülmeli. Urfa Adamı, doğanın ritmine boyun eğen insanın, doğayı şekillendirmeye başladığının en radikal ilanı. Av sahnelerinin ötesine geçmiş, doğrudan doğruya insanın kendi imgesine odaklanmış bir bilincin meyvesi. Sanat tarihi açısından bakıldığında da Urfa Adamı, minimalizmin ve negatif alan kullanımının en erken örneklerinden biri olarak kabul ediliyor doğal olarak. Çünkü henüz ondan daha eskisine rastlanmadı. Heykeltıraş, detayları ayıklayarak figürün anıtsallığını artırmış. Saçların, sakalların, giysi kıvrımlarının olmayışı, dikkati tamamen heykelin formuna ve sarsıcı bakışına yönlendiriyor bizi. Ağzın yokluğu, sadece bir anatomik eksiklik değil, dramatik bir duraklama, bir sessizlik tasarımı. Konuşmayan ama sadece bakan bir figür, izleyicide her zaman daha büyük bir gizem ve saygı uyandırır. Heykel, çevresindeki boşluğu kendi sessizliğiyle doldurur; müzenin steril koridorlarında bile o Neolitik şafağın rüzgarını, toprağın ve taşın kokusunu hissettiriyor size. Bu kireçtaşı kütle, yerçekimiyle ve ağırlıkla olan ilişkisi bakımından da bir deha ürünü sayılır. Ayakları olmaksızın, bir koni şeklinde son bulan alt kısmı, onun muhtemelen bir zemine, toprağa ya da kutsal bir alana dikilmek üzere tasarlandığını gösteriyor. Topraktan yükselen ve tekrar toprağa kök salan bir figür bu. Heykelin ağırlık merkezi, ellerin kenetlendiği alt bölgeye toplanmış durumda. Bu da figüre sarsılmaz bir sükunet, yere sağlam basan bir otorite kazandırıyor. Zamanla devrilecek bir taş değil, bin yıllar boyunca yerinden kıpırdamayacak bir inanç abidesi gibi duruyor.
Heykeli, sadece arkeolojik bir buluntu ya da bir müze nesnesi olarak düşünmek de yanlış olur; insan ruhunun maddeyle kurduğu ilk, kadim ve büyülü temasın günümüze ulaşan en berrak sesidir çünkü. Obsidyen gözlerinden sızan karanlık ışık, bizlere uygarlığın, sanatın ve inancın köklerinin ne kadar derinlerde, bu toprakların bağrında saklı olduğunu hatırlatıyor. Kelimelerin henüz icat edilmediği, yazıya daha binlerce yılın olduğu bir çağda, (her ne kadar kendisinden önce Löwenmensch heykelciği - yaklaşık MÖ 40.000, Dolní Věstonice Venüsü - yaklaşık MÖ 30.000, Willendorf Venüsü - yaklaşık MÖ 25000 veya gerçekçi Brassempouy Venüsü - yaklaşık MÖ 25000 gibi Üst Paleolitik dönemden çok sayıda heykel olsa da bunlar küçük boyutlu heykelciklerdir) bir insanın eline bir taş parçası alıp kendisini bu şekilde ölümsüzleştirmesi, sanatın insan varoluşu için bir lüks değil, su ve ekmek kadar hayati bir ihtiyaç olduğunun kanıtıdır. Şanlıurfa Müzesi’nin loş ışıkları altında bu heykelin karşısında durulduğunda, aradaki 11 bin yıllık mesafe bir anda buharlaşır. Geriye sadece iki insan kalır: Heykeli yapan adsız Neolitik usta ve binlerce yıl sonra o taştaki ruhu anlamlandırmaya çalışan bugünün insanı. Urfa Adamı, taşın sustuğu yerde konuşmaya başlayan, zamanın ötesinden gelen en muazzam fısıltıdır.
Simge Loda
* Şimdi gidemiyor olabilirsiniz ama linke tıklayarak sanal müze üzerinden Şanlıurfa Müzesi'ni gezebilirsiniz.
Şanlıurfa Müzesi
Şanlıurfa Müzesi

YORUMLAR