Sahne sadece ışıktan ibaret değildir. Trajediden modern tiyatroya karanlığın ruhu şekillendiren gücünü ve gizemini keşfedin.
Tiyatro, tarihsel olarak ışığın keşfiyle başlar; ancak varlığını sürdürebilmesi için karanlığa olan mecburiyeti çoğu zaman göz ardı edilir. Sahneye ilk ışık düştüğünde, ışığın anlam kazanmasını sağlayan şey çevresindeki mutlak siyahlıktır. Karanlık, tiyatroda sadece bir ışık eksikliği veya teknik bir zorunluluk değil; bizzat dramaturjinin merkezinde yer alan, oyuncunun gövdesini şekillendiren, seyircinin algısını yöneten ve anlatının ruhsal derinliğini belirleyen en güçlü imgedir. Perde açılmadan hemen önce salonun büründüğü derin sessizlikle harmanlanmış karanlık, gündelik dünyanın bittiği ve kurmaca evrenin başladığı tuhaf eşiktir. Antik Yunan’dan modern sahneye kadar karanlık, trajedinin en sadık müttefiki olmuştur. Antik tiyatrolarda güneş ışığının altında oynanan oyunlarda bile, sözcüklerin yarattığı zihinsel karanlık her zaman oradaydı. Oidipus’un gerçeği gördüğünde kendi gözlerini kör etmesi, aslında fiziksel bir ışıktan kaçış değil, hakikatin katlanılamaz parıltısı karşısında karanlığın huzuruna sığınma çabasıdır. Burada karanlık, bir ceza olduğu kadar bir hakikat makamıdır. Görmek, bazen bilmenin ağırlığına dayanamamaktır; karanlık ise bilincin derinliklerine yapılan zorunlu yolculuğun mekânıdır.
Elizabeth dönemi tiyatrosunda, özellikle Shakespeare’in trajedilerinde karanlık, ahlaki bir çöküşün ve suçun örtüsü olarak işlenir. Macbeth’te o kasvetli koridorlarda dolaşan gölgeler, sadece geceyi değil, karakterin ruhundaki çürümeyi temsil eder. "Yıldızlar, ışıklarınızı gizleyin; siyah ve derin arzularımı görmesin ışıklar," diyen Macbeth, karanlığı suç ortağı olarak davet eder. Sahnedeki karanlık burada bir saklanma alanı, vicdanın sesini bastırmaya çalışan koyu dumanlı atmosferdir. Işığın sızamadığı her köşe, ihanetin ve hırsın büyüdüğü birer kuluçka merkezine dönüşür. Seyirci için bu karanlık, karakterin zihnindeki karanlık dehlizlerin fiziksel bir yansımasıdır.
Modern tiyatroya gelindiğinde, özellikle ışık tasarımının bir sanat dalına evrilmesiyle birlikte karanlığın kullanımı daha rafine bir hal alır. Adolphe Appia ve Edward Gordon Craig gibi isimlerin sahne estetiğine getirdiği yenilikler, ışığın değil, asıl gölgenin ve karanlığın sahneyi nasıl üç boyutlu bir heykele dönüştürdüğünü kanıtlar. Karanlık artık sadece bir fon değil, oyuncunun vücudunu oyan, onu mekândan koparan veya mekâna hapseden bir maddedir. Sahnenin derinliklerindeki zifiri boşluk, sonsuzluk hissini yaratmanın en kısa yoludur. Oyuncu karanlıktan çıktığında bir doğum, karanlığa gömüldüğünde ise bir yok oluş imgelenir.
Samuel Beckett tiyatrosu, başlı başına, karanlığın ve boşluğun doruk noktasıdır. Oyun Sonu’nda veya Mutlu Günler’de mekânın darlığı kadar, o dar alanın dışındaki belirsiz karanlık da karakterleri kuşatır. Beckett dünyasında karanlık, hiçliğin sesidir. Karakterler, ışığın altında varlıklarını kanıtlamaya çalışırken, çevrelerindeki her şeyi yutma potansiyeline sahip olan karanlık her an onları yok etmeye hazırdır. Adımlar oyununda sahnenin sadece küçük bir kısmını aydınlatan zayıf ışık, karakterin belleğindeki silik izlerin görsel karşılığıdır. Karanlık burada unutuşun, sessizliğin ve nihai sonun simgesidir. Seyirci, karanlığa bakarken aslında kendi varoluşsal boşluğuyla yüzleşir.
Karanlığın bir diğer önemli işlevi ise odaklanmayı ve hayal gücünü tetiklemesidir. Sinemadan farklı olarak tiyatro, seyirciden daha aktif bir tamamlayıcılık bekler. Sahnenin büyük bir kısmının karanlıkta bırakılması, seyirciyi boşluğu zihninde doldurmaya zorlar. Görünmeyen her şey, görünen her şeyden daha büyük ve tuhaf olabilir. Karanlığın içinden gelen bir ses, ışık altındaki bir görüntüden çok daha fazla anlam yükü taşır. Radyo tiyatrosunun büyüleyici etkisinin sahneye taşınmış halidir bu. Görselliğin diktatörlüğünü kıran şey, karanlığın sunduğu sınırsız imkanlardır. Tiyatro binalarının mimari yapısı da bu imgeyi destekler. Kara kutu diye tabir edilen sahneler, dış dünyayla bağı tamamen koparan, zamanın ve mekânın askıya alındığı nötr boşluklardır. Bu karanlık kutunun içinde her şey mümkündür; bir sandalye bir dağa, bir fısıltı bir fırtınaya dönüşebilir. Karanlık, bu dönüşümün gerçekleşmesi için gereken sihirli pelerindir. Işık sadece neyi görmemiz gerektiğini söylerken, karanlık bize her şeyi hayal edebileceğimiz özgür alanı tanımlar. Ancak karanlık sadece bir korku veya trajedi unsuru değildir; bazen de bir samimiyetin ve içe dönüşün temsilcisidir. Tek kişilik oyunlarda, oyuncunun sadece bir spot ışığı altında kalarak dünyanın geri kalanından izole edilmesi, bir itirafın en dürüst halini yansıtır. Işık çemberinin dışındaki her şey (diğer karakterler, dekorlar, toplumsal kurallar, vd.) karanlık tarafından yutulmuştur. Geriye sadece insan ve onun çıplak hakikati kalmıştır. Karanlık, bu noktada karakteri koruyan, onu dış dünyanın yargılayıcı bakışlarından veya ışığından sakınan bir sığınak görevi görür.
Yani karanlık imgesi, sahne üzerindeki her şeyin varoluş nedenidir. Işık yazıyı yazan kalemse, karanlık da yazının üzerinde yükseldiği beyaz (veya siyah) kağıttır. Bir oyunun sessizliği nasıl ki notaların arasındaki boşluklarla müzik yaratıyorsa, sahnenin karanlığı da görselliğin arasındaki eslerle dramatik bir ritim oluşturur. Seyirci salona girdiğinde ışıkların sönmesiyle başlayan kısa süreli körlük, aslında ruhun gözlerinin açılması için yapılan bir çağrıdır. Tiyatro, bizi bu karanlığın içine çekerek, orada saklı duran ve gün ışığında görmeyi reddettiğimiz kadim gölgelerimizle barıştırır. Işıklar kapandığında korkulan karanlık değil, o karanlığın içinde keşfedilmeyi bekleyen muazzam insanlık hikâyeleridir. Perde kapandığında ve salon yeniden aydınlandığında, seyircinin zihninde kalan en parlak imgeler, genellikle derin karanlığın içinden süzülüp gelenlerdir.

YORUMLAR