Before the Rain. Makedonya'dan Londra'ya uzanan, üç bölümdeki aynı trajediyi anlatan dairesel bir hikâye. Savaş, aşk ve insanlığın kırılganlığı.
Bazı filmler vardır, izlersin, kapandığında bile içinden çıkamazsın. Before the Rain onlardan biri. Sanki ruhunun bir yerine sessizce giriyor, sonra orada kalıyor. Film, Makedonya’nın dağ köylerinden Londra’nın soğuk sokaklarına uzanan, ama aslında insanın içine, kalbinin en kırılgan yerine yapılan bir yolculuk gibi.
Film üç bölümden oluşuyor: Words, Faces ve Pictures; kelimeler, yüzler, ve resimler. Her biri bir öykü gibi görünür ama sonunda fark edersin ki aslında hepsi aynı hikayedir. Aynı acının, aynı yanlış anlamaların, aynı suskunluğun yankısıdır. Çünkü savaş dediğin şey sadece toprakta başlamaz; insanın yüreğinde başlar. Ve ölüm her toprakta, her dilde, her dinde aynıdır...
Kiril... Genç bir keşiş. Sessizliğe adanmış bir adam. Ama sessizliğin bile bir dili vardır ve bazen susmak, bin kelimeden daha çok bağırır. Kiril’in yüzünde o sessizliğin yükünü görürsün. Bir kız saklar manastırda, Arnavut bir kız. O kızı saklarken aslında kendi insanlığını saklar, çünkü dışarıda dünya delirmiştir. İnsanlar birbirlerini isimlerle, dillerle, kanla ayırmaktadır. Ama o kızla, sadece gözleriyle konuşur. Bir bakışta bir ömürlük cümleler saklıdır. Ve sen izlerken fark edersin: bazen en saf aşk bile nefretin ortasında yaşama şansı bulamaz.
Sonra film Londra’ya döner, orada da savaş vardır. Belki silah yoktur, ama insanlar yine birbirini öldürüyordur: sözlerle, ilgisizlikle, yalanlarla. İnsanın içindeki savaşın, dışarıdaki kadar kanlı olabileceğini anlarız.
Ve film, başladığı yere, Makedonya’ya döner. Zaman bir daire gibi akar. Çünkü savaş da, acı da, aşk da daireseldir. Bitmez. Yağmur öncesi sessizlikte nefesini tutarsın, çünkü bir şeyin yaklaşmakta olduğunu bilirsin ama yine de umut edersin, belki bu sefer yağmur arındırır diye.
Before the Rain, insana “Neden bu kadar kolay unuturuz sevgiyi?” diye sordurur. Bir çocuğun gözünden, bir kadının ellerinden, bir adamın suskunluğundan akan insanlık kırıntılarını gösterir. Film boyunca kimse tam olarak iyi ya da kötü değildir. Herkes biraz kurban, herkes biraz suçludur. Ve işte orada, o gri tonlarda bulursun gerçeği: Hayat siyah-beyaz değil, hep bir sisin içindedir.
Müzikler... O Slav ezgileri, içindeki o derin keder… Bir nehir gibi akar kalbine. Yağmur başlamadan hemen önceki o koku vardır ya, toprakla gökyüzü arasında bir umut kokusu, film boyunca o koku duyulur. Ve sen son sahnede bir an nefesini tutarsın, çünkü bilirsin: Yağmur yağacak. Ama bu kez sadece gökten değil, gözlerinden de...
Before the Rain, izleyen herkesin kalbinde başka bir yara açar. Kimi sevdiği birini hatırlar, kimi kaybettiklerini. Ama herkes aynı şeyi hisseder: Bir insan diğerine nasıl bu kadar zulmedebilir, ama aynı zamanda nasıl bu kadar sevebilir?
Film, savaşın değil, insanlığın filmi. Aşkın değil, varoluşun filmi. Sessizliğin bile nasıl çığlık attığını anlatan bir gerçek. Yağmurdan önceki o sükunette, dünya bir anlığına durur. Ve biz, izleyenler olarak, içimizden fısıldarız: Keşke, bu sefer yağmur durmasa... Belki biraz temizler bizi.
Ve şimdi...
Filmi bitirdiğimde ekranda yansıyan kendi yüzüme baktım. Sanki biraz yaşlanmış gibiydim ya da belki biraz daha anlamış. Kiril’in sessizliğinde kendimi buldum. O Arnavut kızın korkusunda, yıllardır sustuğum tüm cümleleri duydum. Bazen insanı yağmur değil, bekleyiş ıslatır. Henüz düşmeyen bir damlanın ağırlığı, bazen sel gibidir içimizde.
Yağmur öncesi gökyüzüyle aramda sessiz bir anlaşma yaptım o gece: Eğer bir gün bu dünya yeniden sevgiyi hatırlarsa, ben ilk damlayı yüzümle karşılayacağım. Çünkü bazı yağmurlar temizlemez;
bazıları sadece kim olduğumuzu hatırlatır.
Ve belki de o yüzden, bu film bittikten sonra bile devam eder içimde... Sessiz, ama hep orada, tıpkı yağmurdan önceki o nefes gibi.

YORUMLAR