Sürrealizm: Rüya ve bilinçaltının devrimi. Mantığı reddederek, Otomatik Yazı ile Sür-gerçekliğe açılan yeni bir sanat kapısıdır.
Sürrealizm (Gerçeküstücülük), sanatın basit bir görsel kayıt olmaktan çıkıp, insan ruhunun en derin ve en mantıksız katmanlarına açılan bir kapı olduğunu iddia eder. Sürrealistler için rüya, ne uyku durumunun rastgele bir ürünü ne de sadece kaçış aracıdır; o, gerçekliğin zincirlerinden kurtulmuş, yeni ve daha yüksek bir gerçeğin (Sür-gerçekliğin) kendisidir. Akımın temelinde yatan bu felsefe, mantığın tahakkümüne ve görünür dünyanın dayatmalarına karşı başlatılan devrimci bir isyandır.
Sürrealizm, 20. yüzyılın başındaki savaşların ve toplumsal karmaşanın ardından, rasyonalizmin insanı kurtaramadığı sonucuna vardı. Bu nedenle, kaçış yolu, akıl yürütmenin dışındaki alanda arandı. Hareketin kurucusu André Breton ve arkadaşları, Sigmund Freud’un bilinçaltı teorilerini bir sanatsal manifesto olarak benimsedi. Rüyalar, artık sadece psikolojik semptomlar değil, bastırılmış arzuların, ilkel dürtülerin ve toplumsal tabuların sansürsüz dökümüydü. Sürrealizm, bu bilinçaltı materyali, onu estetik bir ifadeye dönüştürerek politik bir alana taşıdı. Sürrealistler, bilincin ve rüyanın, mantığın ve mantık dışının mutlak bir gerçeklikte birleştiği o anı aradılar. Sür-gerçeklik (Surréalité), görünen dünyanın üstündeki veya ötesindeki bir gerçektir. Rüyayı sanata taşımak, bu yeni, bütüncül ve her şeyi kapsayan gerçeğe ulaşmanın en kestirme yoludur.
Rüyanın gerçekliği, Sürrealist sanatın hem konusunu hem de metodunu belirler. Rüyanın kendine has mantığı, tuvalde veya yazıda somutlaşır. Breton, sanatsal yaratım sürecindeki bilinçli kontrolü ortadan kaldırmak için Otomatik Yazı (Automatisme) tekniğini savundu. Bu, elin zihnin sansürü olmadan hızla hareket etmesi, saf düşünceyi kâğıda aktarmasıydı. Bu teknik, rüyaların filtrelenmemiş, anlık akışını taklit etmeyi amaçladı. Salvador Dalí'nin eriyen saatleri, René Magritte'in gökyüzünde yüzen kayaları veya Méret Oppenheim'ın kürkle kaplı fincanı... Bu görüntüler, rüyanın en çarpıcı özelliğini taşır: Alakasız nesnelerin bir araya gelmesiyle oluşan dehşet verici uyum. Bu yan yanalık, mantıksal bir denklemi değil, duygusal bir şoku hedefler. Nesneler, rüyanın evreninde yeniden tanımlanır ve yeni, derin sembolik anlamlar kazanır. Sürrealist ressamlar, rüyayı sadece bir tema olarak kullanmaz; onu, resim dilinin kendisi haline getirirler. Dalí ve Yves Tanguy gibi ressamların eserlerindeki boş, sonsuz ufuklar, sadece bir manzara değil, aynı zamanda bilinçaltının geniş ve ıssız coğrafyasıdır. Bu manzaralar, izleyiciyi dış dünyaya değil, kendi içsel, rüyalarla örülmüş labirentine davet eder.
Sürrealist eserler, bir anlatıyı çözmek için ipuçları sunmaz; aksine, gizemli kalmayı talep ederler. Tıpkı bir rüyayı uyandıktan sonra tamamen hatırlayamayışımız gibi, bu resimler de tam bir anlam sunmayı reddeder. Onlar, rüyanın tamamlanmamışlığını, daima bir çözümsüzlük içinde kalışını kutlar. Rüyanın gerçekliği, sanatın nihai özgürlüğüdür. Bize, gerçekliğin sadece gördüğümüzden ibaret olmadığını, asıl ve daha güçlü olan gerçeğin uyurken ziyaret ettiğimiz o karanlık ve yaratıcı evrende yattığını fısıldar.

YORUMLAR