Tarkovsky’nin Zerkalo’su: Hikaye değil, his; film değil, bir hatırlayış. Zamanın ve hafızanın suya düşen damlasında kendi ruhunuza dokunun.
Bazı filmler vardır, izlerken değil, bittikten sonra başlar. Zerkalo onlardan biri. Çünkü o bir film değil aslında — bir hatırlayış biçimi, bir vicdanın sesi, bir çocuğun kalbiyle bir yetişkinin yorgunluğu arasındaki ince çizgi. Tarkovsky bu filmde bir hikaye anlatmıyor; aksine, yaşamın kendisinin bir hikaye olmadığını, bir hissin, bir kokunun, bir anın gölgesi olduğunu fısıldıyor. Film boyunca ne bir zaman çizgisi var, ne bir düzen, ne bir açıklama. Ama tam da bu düzensizlikte insanın içindeki düzen, yani hatırlamanın doğası beliriyor. Zihnin bir yeri geçmişe saplanıyor, bir yeri çocukluğun o ıslak toprağında kalıyor. Zerkalo'yu izlerken sanki kendi çocukluğumuzu rüyada görür gibi oluyoruz — bir yüz, bir ses, bir perde arkası... Hepsi bulanık ama hepsi bizden bir parça.
Tarkovsky’nin kamerası bir annenin yüzünde dakikalarca kalıyor. O bakışlarda bir şey oluyor — zaman yavaşlıyor, nefesler sıklaşıyor, gözler doluyor. Çünkü o annenin yüzü, yalnızca filmdeki kadının değil, bizim annemizin yüzü, hatta kaybolmuş tüm sevgilerin yüzü oluyor. Rüzgarla dalgalanan çarşaflar, ellerin suya değdiği an, ağaçların rüzgarla dansı... Hepsi bir hatıranın somutlaşmış hali. Tarkovsky’nin kamerası insanın ruhuna dokunuyor, ama bunu sözle değil, sessizlikle yapıyor.
Film boyunca renkli ve siyah-beyaz sahnelerin geçişleri bile bilinçli değil gibi görünür ama aslında derin bir sezgisel anlam taşır: Siyah-beyaz, geçmişin acısıdır. Renkli sahneler, hatırlamanın sıcaklığıdır. Ve bu iki dünya, filmde birbirine karışırken, biz de kendi anılarımızın içinde kayboluruz. Filmdeki her şey kişisel bir itiraf gibi gelir. Yönetmen, kendi hayatını açığa çıkarırken bizim gizlediğimiz yanlarımızı da ortaya döker. Babasının yokluğu, annenin sessiz gücü, savaşın gölgesi, çocukluğun saf korkuları… Ama belki de en çok pişmanlık yankılanır filmde. Tarkovsky sanki “ben sevemedim, çünkü anlamaya geç kaldım” der gibi. Ve biz de kendi içimizde “ben de geç kaldım” deriz sessizce.
Filmin içinde rüya gibi geçen sahneler vardır — saçları rüzgarda savrulan bir kadın, yanan bir ahır, yerde bir yumurta, suyla kaplı bir oda, aynadaki bir yüz. Bunların hiçbirini akılla açıklamak mümkün değildir. Ama kalp bilir. Çünkü o görüntüler, sembollerin ötesinde duygunun ham halidir. Zerkalo’da her görüntü bir yara izidir aslında; ama öyle bir yara ki, insan onunla yaşamayı öğrenir.
Zerkalo, bir insanın kendini affetmeye çalışmasının filmi. Çocuğuna, annesine, geçmişine, hatalarına, suskunluklarına… Tarkovsky sanki bir ömür boyunca kalbinde taşıdığı ağırlığı kameraya bırakıyor. Ve biz de izlerken kendi yükümüzü hatırlıyoruz. Filmin sonunda bir huzur vardır ama bu huzur bir “tamamlanma” değil, bir kabullenme huzurudur. Çünkü bazı şeyler kapanmaz, sadece kabuk bağlar.
Tarkovsky’nin zamanı algılayışı, suya düşen bir damla gibidir. Bir an var olur, genişler, yankılanır, dağılır ama asla yok olmaz. Filmdeki zaman da öyle — geçmiş, şimdi, rüya, hatıra, gerçek birbirine karışır. Sanki zamanın kendisi, bir annenin sesiyle dua eder gibi. Zerkalo'yu izlerken insan bazen sıkılır, bazen anlamadığını sanır, bazen kendini kaybeder. Ama filmin büyüsü de oradadır. Çünkü anlamadığımız şeylere en çok dokunur kalbimiz. Bu film, bir hikaye anlatmaz, bir his yaratır. Ve o his, filmin bitiminden günler sonra bile insanın içinde yankılanır.
Zerkalo, bir ayna değil aslında. Daha çok bir suyun yüzeyi. Bakarsın, kendi yansımanı görürsün ama rüzgarla dalgalandıkça görüntün bozulur. Tıpkı hayat gibi, tıpkı hafıza gibi… Ama yine de o suda bir parça kalır senden. Tarkovsky o parçayı bulup sinemaya çevirmiş.
Ben izlediğimde, sanki bir mektup almış gibi hissettim— zamanın içinden, geçmişten, belki de kendi çocukluğumdan gelen bir mektup. Üzerinde şu yazıyor gibi: “Hatırlamak, yeniden yaşamak değildir. Hatırlamak, affetmektir.”
Zerkalo böyle bir film işte. Bir insanın içindeki bütün yankıları duymak isteyenler için… Sessiz ama çok şey söyleyen, kapalı ama içi dolu bir dua gibi. Ve her izleyenin içinde bambaşka bir yarayı usulca okşayan bir film.
Yasemin

YORUMLAR