Modern dünyanın mekanik gürültüsüyle bütünleşen endüstriyel müzik, bedenin makineleştiği, varoluşsal öfkenin sert ritimlerle dışa vurulduğu dans.
Kültürel olarak, muhtemelen de varoluşumuzdan bu yana ritmi doğanın kalbinde arıyoruz. İlk vuruşlar suyun akışından, kalbin atışından, rüzgarın yaprakları savuruşundan ilham alıyordu. Dans, bu doğal döngüye bedenin verdiği ritmik ve uyumlu bir selamdı. Ancak yirminci yüzyıl, doğanın organik senfonisini fabrikaların, buharlı makinelerin, dişlilerin ve demir yığınlarının sağır edici, mekanik gürültüsüyle böldü. İnsanlık, kendi eliyle yarattığı bu yeni tanrının, endüstriyel çarkların, ritmine uyum sağlamak zorunda kaldı. Mekanik işgalin sanattaki en radikal, en uzlaşmaz dışavurumu olan endüstriyel müzik, sadece kulağa hitap eden bir gürültü yığını değil; bedenin makineleştiği, makinenin ise insanlaştığı yepyeni bir dans estetiğinin doğumudur.
Endüstriyel müzikle dans etmek; geleneksel dans pistlerinin estetik, akışkan ve flörtöz yapısını tamamen reddeder. Burada ritim, kalbin doğal ritmi (biyolojik tempo) değil, fabrikayı işleten soğuk, milimetrik ve tavizsiz hidrolik baskıdır. Beden, bu müzikle karşılaştığında pürüzsüz bir zarafet sergilemez; aksine, bir montaj hattındaki robot kolu gibi keskin, köşeli, sarsıntılı ve mekanik hareketlerle var olmaya çalışır. Bu dans, çeliğin ete, etin ise çeliğe diktiği meydan okuyan gözlerin, karanlık ve dumanlı kulüp köşelerinde başlayan o büyük, kaotik valsidir.
Endüstriyel müziğin kökleri, fütüristlerin gürültü sanatı manifestolarına ve yirminci yüzyılın ortalarındaki avangart arayışlara dayansa da, bu seslerin birer dans ritmine dönüşmesi modern endüstri sonrası toplumların çöküş dönemiyle paralel ilerler. Throbbing Gristle, Cabaret Voltaire ya da Einstürzende Neubauten gibi öncüler, sanayinin kirli, paslı ve mekanik gürültülerini birer enstrümana dönüştürürken, bedenin bu gürültü karşısındaki pozisyonunu da yeniden tanımladılar. Sahnede matkapların, demir levhaların ve motor seslerinin kullanılması, dinleyicide ilk etapta felç edici bir etki yaratsa da, bu ritimlerin hipnotik tekrarı zamanla bedeni harekete geçiren karanlık bir motora dönüştü.
Seksenli yıllarla birlikte, bu çiğ gürültü mirası elektronik altyapılarla (EBM - Electronic Body Music) birleştiğinde, dans pistleri modern tarihin en militarist, en mekanik ritüellerine ev sahipliği yapmaya başladı. Front 242, Nitzer Ebb ve sonraki dönemde Nine Inch Nails ya da Ministry gibi isimler, makine ritimlerini kulüplerin klostrofobik atmosferine taşıdılar. Bu müzikteki bas hatları ve davul vuruşları, bir kalbin atışını değil, devasa bir pres makinesinin metali ezişini sembolize ediyordu. Ritim o kadar baskın, o kadar katı ve o kadar doğrusaldı ki, bedenin bu ritme direnmesi neredeyse imkansız hale getiriyordu. Geleneksel müziklerdeki ritim geçişleri veya melodik esnemeler bu evrende yer bulamıyor. Makine bir kez çalışmıştır ve durana kadar ritmik, amansız kırbaç bedene vurmaya devam edecektir.
Peki, insan neden bu kadar soğuk, mekanik ve yabancılaştırıcı bir gürültünün ritmiyle dans etmek ister? Cevap, modern insanın gündelik hayattaki bastırılmış, robotik varoluşunda gizlidir. Sabah dokuz akşam beş mesailerinde, bilgisayar ekranlarının başında, metroların sıkışık vagonlarında zaten birer makine gibi yaşamaya zorlanan modern birey, endüstriyel müzik kulüplerinde bu makineleşmeyi bir parodiye ve katarsise dönüştürür. Sistem onu bir vida gibi sıkıştırıyorsa, o da dans pistinde vidanın gevşeyişini ya da tamamen kopuşunu kutlar.
Endüstriyel müzikle dans eden beden, bir uyum arayışında değildir. Hareketler serttir; yumruklar havaya kalkar, omuzlar militarist bir düzende sarsılır ve baş, bas vuruşlarının her birinde giyotine gidiyormuşçasına öne arkaya sallanır (headbanging). Bu dans, estetik bir kaygıyla değil, birikmiş varoluşsal öfkenin, yabancılaşmanın ve klostrofobinin dışarı atılması için icra edilen modern bir şamanik ayindir. Siyah deriler, postallar, gaz maskeleri ve endüstriyel aksesuarlarla donatılmış bu dansçılar, kulübün loş, hızla dönen / patlayan ışıklarla bölünen karanlığında tek bir devasa organizmaya, fabrikadaki büyük ana makineye dönüşürler. Bireysel kimlik erir; geriye sadece ritmin emrindeki mekanik kütle kalır. Beden, makineyi taklit ederek aslında onun üzerinde bir kontrol mekanizması kurar. Onu ezmeye çalışan endüstriyel ritmi kendi zevki, kendi özgürleşmesi için manipüle eder. Endüstriyel dans deneyiminin en önemli tamamlayıcı unsurlarından biri, mekânın ve ışığın yarattığı görsel illüzyondur. Genellikle yeraltı depolarında, terk edilmiş fabrika binalarında veya karanlık, nemli bodrum katlarında gerçekleşen bu ritüel, dış dünyayla olan tüm bağları koparır. Çok hızlı yanıp sönen beyaz projektörler, zamanı ve hareketi parçalara böler. Bu ışık altında dans eden insan bedeni, akışkanlığını tamamen kaybeder. Işığın her çakışında, beden kare kare dondurulmuş birer heykel gibi görünür. Bu durum, sinemanın saniyede 24 karelik mekanik mantığının dans pistine uyarlanmasıdır. İzleyici ve dansçı, hareketin sürekliliğini değil, o kesintili, kırık ve mekanik anları tecrübe eder. Bu hızlı ışıklar, bedeni bir stop-motion animasyon karakterine dönüştürür. Et ve kemik, yapay ışığın ve amansız ritmin altında feci bir metamorfoza uğrayarak sibernetik bir illüzyon yaratır. Zaman askıya alınmıştır; ileriye veya geriye doğru akan bir tarih yoktur, sadece o an çakan ışık ve metali döven devasa bas vuruşu vardır.
Nihayetinde, endüstriyel müzikle dans etmek, modernitenin parlak, steril ve kusursuz vaatlerine karşı sokaktan, fabrikadan ve harabelerden yükselen en dürüst, en organik isyandır denilebilir. Popüler kültürün bizi davet ettiği neşeli, cıvık ve sahte mutluluk ritimlerinin aksine, endüstriyel ritimler dünyanın karanlık, gri ve mekanik gerçekliğini yüzümüze çarpar. Bu müzikle sallanan, sarsılan ve adeta kendi doğasına yabancılaşan beden, aslında modern çağın en sahici portresini çizer. Çeliğin soğukluğu ile etin sıcaklığı, makinenin kusursuzluğu ile insanın kusurluluğu bu dans pistinde birbiriyle helalleşir. Kulübün kapıları açılıp, sağır edici mekanik senfoni son bulduğunda ve ter içindeki bedenler sokağın serin sessizliğine adım attığında anlarlar ki; makine ritimleriyle dans etmek, bizi köleleştiren çarkların arasında ezilmek değil, o çarkların tam ortasında, çelimsiz yumrukları göğe doğru kaldırarak insan kalabilmenin en gürültülü, en sarsıcı ve en soylu yollarından biridir.
*Sevgili Evren Erol ile 2003 yılında Matrix Reloaded'daki kalabalık dans sahnesi üzerine yapılan pek manalı konuşmanın ardından yazılması 23 yıl kadar geciktirilmiş bir yazıdır bu.

YORUMLAR